Nedir Sağlık Son Makaleler

ALÜMİNYUM NEDİR? ALÜMİNYUM TENCERELER TEHLİKELİ MİDİR?

Tarafından yazılmıştır admin

Bugün birçoğumuz, yemek pişirmek vs. için alüminyum tava ve tencereler kullanıyoruz. Fakat 1970’li yıllarda, doktorlar alüminyumun kronik böbrek hastalarında yan etkilere sebep olduğunu keşfettiler. Bu insanların bazıları, önce kansızlıkla (anemi), sonra da bunama (Senile dementia) ile karşı karşıya kaldılar. Bu hastalarda aynı zamanda yumuşak veya kırılabilir kemik hassasiyeti de meydana geldi. Bu tip insanlar diyalizde çok yüksek alüminyum konsantrasyonlu sularla diyalize olmuşlardı. Bu insanlar, aynı zamanda etkin alüminyum hidroksit içeren yüksek dozda antasit kullanıyorlardı.

Diyaliz yönteminde hastalar, fazla fosfatı böbreklerden atamazlar. Sonuç olarak kandaki fosfat seviyeleri çok yükselince, kalsiyum fosfat depositleri atardamarlarda ve eklemlerde ağrılar oluşturur. Alüminyum hidroksit, sindirim kanalından fosfatı emer ve uzaklaştırır. Daha sonra alüminyum hidroksit, feçesle dışarı atılır.

Bebeklerin, bebek mamalarındaki beyin hasarlarına ve zayıf kemik oluşumuna yol açan yüksek miktarda alüminyuma maruz kalmaları büyük endişelere yol açmıştır. Bazı araştırmacılar, Alzheimer hastalığı ile alüminyumun toksik etkisinin ilgili olduğunu ortaya koydular. Araştırmacılar, senile dementia (bunama) hastalığına yakalanmış olanların beyinlerinde yüksek miktarlarda alüminyuma rastladılar. Alüminyum zehirlenmesini andıran bu durum, kurşun zehirlenmesine benziyordu.

Alüminyumun, vücudumuza girdiği en açık yollardan biri, alüminyum kaplarda bulundurulan ve pişirilen besinler vasıtasıyladır. Bu sadece evde olmayabilir, çünkü bugün besin sanayii, alüminyumu çok geniş alanlarda kullanmaktadır. Geçmişte, bakırdan yapılmış tencere ve tavalar zehirlenmeye sebep oldu. Bu kapların içerisinde pişirilmiş yemeklerde metal kokusu vardı. Alüminyum bu metallerin yerini aldı. Çünkü herkes alüminyumun kimyasal olarak reaktif olmadığını ve besin zehirlenmesine sebep olmayacağını zannediyordu. Fakat alüminyum oldukça reaktiftir. Alüminyum, kolayca havadaki oksijen ile birleşir ve yüzeyde bir alüminyum oksit katmanı oluşur. Bu katman, yüzeyden ayrılmayarak besinin bozulmasını önler.

Alüminyum, oksijen için güçlü afinite gösterir ki, alüminyum dünyada en yaygın metallerden olmasına rağmen, onu oksijenle birleşmiş halde bulunduğu kayalardan, topraklardan ayırmak çok güçtür. Bu ayırma işlemi için güçlü bir indirgen aracıya ya da çok enerjiye ihtiyaç vardır. Bu olay dinamonun icat edildiği 1870 yıllarına kadar mümkün değildi; bu sayede elektrik büyük miktarlarda kimyasal maddenin eldesi için kullanıldı. Bugün ise biz alüminyumu, moften tuzunun içinde çözünmüş bulunan alüminyum oksitten elektrik akımı geçirerek elde ederiz. 20.yüzyıla girildiğinde, alüminyum çok nadir ve pahalı bir metaldi; çünkü çok az üretilmişti. İlk defa alüminyumu sanayi ürünü olarak ortaya çıkaran Henri Sainte Claire Deville, alüminyumu güzel, beyaz ve az da mavi renk içeren bir metal olarak tarif etti. İnsanlar onu önce heykellerde ve dekorasyon için kullandılar; çünkü şekil vermesi çok kolaydı.

Deville’nin bildiği kadarıyla alüminyum insan sağlığına zararlı değildi. O alüminyumu, tava ve tencere yapımında kullanmayı düşündü. Onun avantajları, diğer metallere, mesela yumuşaklığı sadece kurşun ile düzeltilebilen kalay ve kalaydan daha fazla dezavantajları olan bakıra karşı su götürmez bir gerçekti. Zaten bu metallerin kokuları, onların terk edilmesine sebep oluyordu. Alüminyum böyle bir kokuya sahip değildi. Aynı zamanda alüminyum mükemmel bir ısı iletkeniydi.

Ayrıca Deville, her gün saf alüminyumdan yapılmış kaşıklar kullanmaya başladı. Bir yıl sonra kaşıklar ne parlaklığından ne de kütlesinden bir şey kaybetmişti. Deville, zamanının kimyasal analiz metotlarını kullanarak, besinlerin alüminyumla tepkime vermediğini ortaya koydu.

Buna rağmen, alüminyum tava ve tencereler kullanılmaya başlandığında, bunları kullananlar, alüminyumun bazı durumlarda besinlerde çözündüğünü anladılar. Alüminyum oksit bir amfoterik oksittir; yani hem güçlü asitlerde ve hem de güçlü bazlarda çözünür. 1938 yılında basılan bir kitapta “Asla alüminyumdan mamül kapları soda ile yıkamayın” denildi. Soda güçlü bir bazdır. Asitler de, bazlar gibi, yüzey oksitini etkiler ve alttaki alüminyumun çözünmesine neden olurlar. Her türlü asidik meyve, alüminyum kapların yüzeyini temizlemek için kesin bir yoldur; ama doğal olarak da alüminyum besinlere böylece karışır. Alüminyumla kaplı kartonlar içerisinde saklı meyve suları, belli bir süre sonra metalin bir kısmını çözebilirler. Dahası, meyve suları, alüminyum emilimini artıran sitrik asit içerirler.

Alüminyum, bazen daha doğrudan yollarla besinlere karışabilir; örneğin bisküvi ve kekler, belirli miktarlarda sodyum alüminyum fosfatları içerebilirler. Birkaç bitki, özellikle çay bitkisi familyası, alüminyumu topraktan alarak depolarlar.

Başka bir alüminyum kaynağı da su ile alüminyum sülfatı tepkimeye sokmaktır. Bu olay, sudan tüm kirlilikleri toplar ve suyu çok parlak yapar. Alüminyum sülfat ve kireç, küçük alüminyum hidroksit parçacıktan oluşurlar ve bu parçacıklar birleşerek dibe çökerler; diğer küçük parçacıkları da beraberinde götürürler. Daha sonra da suyu, bu dibe çökmüş parçacıklardan filtre ederek arındırırız. Bu olay, suda çözünmüş alüminyum miktarını artırır. Alüminyum konsantrasyonu florit iyonlarının eklenmesiyle de artırılabilir. Çünkü alüminyum, florit ile çok güçlü bir tepkime verir.

Alüminyum, ismini alum denilen bir alüminyum sülfattan alır. Alum astrijen için kullanılan bir Latince kelimedir. İnsanlar alumınosilikat olan kili, yıllarca bağırsak rahatsızlıktan için kullandılar. Doğal olarak, oluşan killer vücudumuza çok az oranda girebilirler; çünkü suda midemizdeki asit ortamında bile çok az çözünürler.

Normal olarak bu şekillerde alınan alüminyumun çoğu kana geçemez. Her gün aldığımız 4-8 mg alüminyumun % 75 ilâ % 95’i çözünmeyen madde olarak atılır. Fakat çok daha fazla alüminyum bileşikleri alınırsa, ince bağırsaklarda kana geçen alüminyum miktarı artar. Bu miktar ne tür bileşiklerin alındığına göre değişir; çünkü bazı bileşikler diğerlerine göre çok daha reaktiftirler.

Emilen alüminyumun bir kısmı idrara geçecektir. Kanda kalan alüminyum ise bütün dokulara yayılır; fakat daha fazla oranda kemiklerde ve akciğerlerde toplanır. Kan ve beyinde de bizim umduğumuzdan çok daha az oranda bulunur.

İki grup insan, alüminyum içeren yüksek dozda antasitlier alırlar. Fakat bu antasitler, problemin daha da artmasına sebep olabilir; çünkü bu hastalar böbrekleri çalışmadığı için aldıkları alüminyumu atmada zorlukla karşılaşırlar. Aynı durum, alüminyum içeren aspirin ve antasit alan yaşlı kimseler için de geçerlidir.

Böbrek yetersizliğine sahip hastalar ve yaşlı insanlar, hem kansızlık ve kemik hastalığından hem de uzun süre sonra demansiya (bunama) dan muzdarip olabilirler. Böbrek hastalarında, kemiklerdeki alüminyum miktarı ile kemiklerdeki yumuşaklık arasında doğrudan bir ilişki vardır. Alüminyum, kalsiyum fosfatta kemiğin önemli bir parçası olan kalsiyumun yerini alır.

Kan, asıl olarak melal tuzları ve glikoz içeren bir protein eriyiğindeki kan hücrelerinden oluşur. Bu eriyiğe plazma adı verilir. Sağlıklı bir insanda kan plazmasındaki alüminyum konsantrasyonu 10 mikrogram/lt’dir.

Alüminyum bileşikleri, kimyasal olarak bazı demir bileşikleriyle benzerlik gösterir. Transferin isimli protein, bu demir bileşiklerinden demiri çıkartarak, onu bütün vücuda dağıtır. Transferin, aynı zamanda kan plazmasında çözünmüş alüminyumun % 80’ini toplar. Bir iddiaya göre alüminyum, demirin taşımasıyla karışır ve demirin kemik iliğine ulaşmışını önler; sonuç olarak da daha çok hemoglobin yapılır. Kandaki fazla demir, ferritin isimli protein yardımıyla vücutta depolanır. Fakat vücutta alüminyumun depolanması için, hiçbir özel protein yoktur.

Kandaki geri kalan % 20’lik oran, böbrekler tarafından idrarla atılan orandır. Laboratuvarlarda yapılan deneyler, çözünmüş alüminyumun silisik asitle kan plazmasının bir parçası tepkime vererek, alüminosilikatları oluşturduğunu doğruladı. Kanda bulunan sitrat da bu bileşikleri çözünmüş halde tutar. Bu çözünmüş haldeki alüminyum, insan biyokimyasında biyolojik etkin moleküllerle bağlanarak karışıklıklar meydana getirebilir. Alüminyumun, ATP’ye bağlanarak, vücudun enerji depolama sisteminde karışıklıklara sebep olabildiğini gösterdi. Fakat daha da önemlisi alüminyum, hücresel haberci sistemin bir parçası olan ve kalsiyumun taşınmasıyla sorumlu inosifol fosfata bağlanır.

Bilim adamları, laboratuvar çalışmaları sonucunda alüminyumun silisik asit ve fosfata, eriyiğin PH’ına bağlı olarak bağlandığını buldular. PH’ı 7.4 olan kan plazmasında alüminyum, silisik asitle birleşmeyi tercih eder; fakat hücre içerilerindeki hafif asit ortamlarında (PH = 6.6) alüminyum, fosfat gruplarıyla birleşir. Böylece böbrek tarafından atılmayan çözünmüş alüminosilikatlar hücre içerisine girdiklerinde fosfat esterleriyle tepkime verip, hücresel metabolizmayı bozarlar.

Kısa bir zamanda kanda artan alüminyum miktarı, demirin biyolojik rolüyle karışıp, kansızlık ve kemik yumuşaklığına da sebep olabilir.

 

 

KAYNAK: New Scientist

 

 

Yazar Hakkında

admin

%d blogcu bunu beğendi: