Bilim Güncel Kim Kimdir

ANTOİNE LAURENT LAVOİSİER

Tarafından yazılmıştır admin

Lavoisier, yaşam döneminde oluşan iki devrimin paylaştığı bir kişidir. Devrimlerden biri, yüzyıllar boyunca “simya’’ adı altın­da sürdürülen çalışmaların, bu­günkü anlamda, kimya bilimine dönüşmesidir. Lavoisier, bu dev­rimin kahramanıdır. İkinci devrim, “1978 Fransız ihtilali” diye bilinir. Lavoisier, bu devrimin getirdiği te­rörün kurbanıdır.

Antoine Laurent Lavoisier, Pa­risli zengin bir ailenin çocu­ğu olarak dünyaya gelir. Da­ha küçük yaşında iken anne­sini yitiren Lavoisier babası­nın yakın ilgi ve bakımıyla bü­yür; başlangıçta belki de onun etkisiyle hukukçu olma­ya yönelir. Ancak bu arada uyanan deneysel bilim merakı, çok geçmeden bir tutku­ya dönüşür. Yirmi bir yaşına yeni bastığında, Paris’in sokaklarını aydınlatma proje ya­rışmasında birinciliği alır.

Fransız Bilim Akademisi’nce altın madalya ile ödüllendirilir. Yirmi beş yaşına geldiğinde, özellikle kimya alanındaki çalışmaları göz önüne alınarak Akademi’ye üye seçilir. Bu arada, hükümetin özel bir komisyonunda görevlendirilen genç bilim adamı, metrik sistemin oluşturulması, Fransa’nın jeolojik haritasının çıkarılması gibi etkin­liklerden tarımda verimin yüksel­tilmesine uzanan pek çok uygula­malı bilim çalışmalarını düzenler. Ayrıca, o sıra bir tür abluka altın­da olan ülkesinin savunma ihtiyacı barutun üretim sorumluluğunu üstlenir. Genç bilim adamı bu ka­darla da yetinmez; ilerde yaşamı­nı yitirmesine yol açan bir işe, ül­kenin bozuk vergi sistemini dü­zeltme işine el atar. Ama tüm bu uğraşlarına karşın Lavoisier, kendisini asıl ilgilendiren bilimden kopmamıştır; her fırsatta özel laboratuvarına çekilip deneylerini sürdürmekten geri kalmaz.

Lavoisier, bilim dünyasında en başta yanma olayına ilişkin geliş­tirdiği yeni kuramıyla ün kazanır. Kimya devrimin oluşturma­da başka önemli çalışmaları da vardır. Ayrıca deneylerinde, özel­likle ölçme işleminde gösterdiği olağanüstü duyarlılık, kendisini iz­leyen yeni kuşak araştırmacılar için özenilen bir örnek olmuştur. Kimya, dil, mantıksal düzen ve kuramsal açıklama yönlerinden bi­limsel kimliğini Lavoisier’e borçlu­dur. Tüm bu çalışmalarında ona büyük desteği eşi sağlardı. Deney şekillerini çizer, yabancı dillerden kaynak çevirilerini yapar, makale ve kitaplarını yayıma hazırlardı.

Lavoisier araştırmalarına baş­ladığında, kimyada Antik Grek’lerin maddeye ilişkin dört element (toprak, su, ateş ve hava) öğreti­sinin yanı sıra, yanmaya ilişkin flogiston kuramı geçerliydi. Bilindiği gibi, bir tahta ya da bez parçası yandığında duman ve alev çıkar; yanan nesne bir miktar kül bıraka­rak yok olur. Yürürlükteki kurama göre, yanma, yanan nesnenin “flogiston” denen, ama ne oldu­ğu bilinmeyen, gizemli bir madde çıkarması demekti. Odun kömürü gibi yandığında geriye en az kül bırakan nesneler flogiston bakı­mından en zengin nesnelerdi. Bi­lim adamlarının çoğunluk doyuru­cu bulduğu bu kurama ters düşen kimi gözlemler de yok değildi. Bunlardan biri yanma için havanın gerekliliğiydi. Bir diğeri, kurşun gi­bi madenlerin, erime derecesinde ısıtıldığında, yüzeylerinde oluşan calx’ın, maddenin eksilen bölümün­den daha ağır olmasıydı. Aslında yanma olayını açıklamadaki güç­lüğün bir nedeni gazlara ilişkin bil­gi eksikliğiydi. 1756’da İskoç kim­yageri Joseph Black “sabit gaz” dediği karbon dioksiti (C02) bu­luncaya dek bilinen tek gaz hava idi, Iİngiliz kimya bilgini Jo­seph Priestley, daha sonra deneysel olarak on kadar ye­ni gaz keşfeder. Bunlardan biri onun “yetkin gaz” dedi­ği, ilerde Lavoisier’in “ok­sijen” adını verdiği gazdır. Priestley, oksijeni bulmasına karşın flogiston kuramından kopamaz. Üstün bir deneyci olan bu İngiliz bilim adamı kuramsal yönden rakibi Lavoisier ile boy ölçüşecek ye terlikte değildi.

Lavoisier yanma olayı ile 1770’lerin başında ilgilenmeye başlamıştı. Kapalı bir kapta fosfor yakınca gazın ağırlığının değişme­diğini, oysa kabı açtığında hava­nın içeri girmesiyle birlikte gazın ağırlığının az da olsa arttığını sap­tamıştı. Bu gözlemin yürürlükteki kurama uymadığı belliydi ama da­ha doyurucu bir açıklaması da yoktu. Lavoisier, aradığı açıklama­nın ipucunu birkaç yıl sonra, Priestley’le Paris’te buluştuğunda el­de eder. Priestley, cıva oksit üze­rindeki deneylerinden söz eder­ken, bulduğu “yetkin gaz”ın özel­liklerini belirtir. Lavoisier, yayınla­rının hiçbirinde Priestley’e hakkı olan önceliği tanımaz; sadece bir kez. “Oksijeni Priestley’le hemen aynı zamanda keşfetmiştik.” de­mekle yetinir.

Doğrusu, oksijenin keşfinde öncelik Lavoisier’in değildi; ama bu gazın gerçek önemini ilk kavrayan bilim adamı oydu. Priestley’in deneylerim kendine özgü dikkat ve özenle tekrarlamaya ko­yulur. Belli miktarda havaya yer verilen bir kapta cıva ısıtıldığında, cıvanın kırmızı cıva oksite dönüş­mesiyle ağırlık kazandığı, havanın ise aynı ölçüde ağırlık yitirdiği görülür. Lavoisier deneylerinde bir adım daha ileri gider- Cıvadan ayırdığı cıva oksit (calx’ı) tarttık­tan sonra daha fazla ısıtır; kora dö­nüşen kırmızı oksitin giderek yok olmaya yüz tuttuğunu, geriye belli sayıda cıva taneciğiyle, solunum ve yanma sürecinde atmosferik havadan daha etkili bir miktar “elastik akıcı” kaldığını saptar. Elastik akıcı Priestley’in “yetkin gaz” dediği şeydi. Lavoisier üs­telik bu artığın ağırlığı ile cıvanın ilk aşamadaki ısıtılmasında azalan hava ağırlığının da eşit olduğunu belirler. Dahası, cıva oksitin ısı al­tında cıvaya dönüşmesiyle kay­bettiği ağırlıkla çıkan gazın ağırlı­ğı denkti, Bunun anlamı şuydu: Yanma, yanan nesnenin flogisston salmasıyla değil, havanın et­kili bölümüyle (yani oksijenle) birleşmesiyle gerçekleşmektedir. Başta önemsenmeyen bu kuram, suyun iki gazın birleşmesiyle oluş­tuğuna ilişkin Cavendish deney sonuçlarını da açıklayınca, bilim çevrelerinin dikkatini çekmede ge­cikmez. Cavendish deneylerinde asitlerin metal üzerindeki etkisin­den “yanıcı” dediği bir gaz elde etmiş, bunu flogiston sanmıştı ancak Priestley’in bir deneyi onu bu yanlış yorumdan kurtarır. Priestley hidrojen ve oksijen karışı­mı bir gazı elektrik kıvılcımıyla pat­lattığında bir miktar çiyin oluştu­ğunu görmüştü. Aynı deneyi tek­rarlayan Cavendish, daha ileri gi­derek patlamada “yanıcı” gazın tümünün, normal havanın ise beş­te birinin tüketildiğini, öylece olu­şan çiyin ise arı su olduğunu saptar.

Flogiston teorisi yıkılmıştı ar­tık! Yeni teorinin benimsenmesi kimi bağnaz çevrelerin direnmesine karşın, uzun sürmez. Kimya­da geciken atılım sonunda gerçek­leşmiş olur.

Lavoisier ulaştığı sonucu Bi­lim Akademisine bir bildiriyle su­nar, ne var ki, tek kelimeyle de olsa Priestley, Cavendish, vb. de­neycilerin katkılarından söz etmez.

Lavoisier’ın aslında ne yeni kimyasal bir nesne ne de yeni kimyasal bir olgu keşfettiği söylenebilir. Onun yaptığı, başkalarının bulduğu nesne ve olguları açıkla­yan kimyasal bileşime açıklık ge­tiren bir kuram oluşturmak, kim­yasal nesneleri adlandırmada yeni ve işler bir sistem kurmaktı. 1789 da yayımlanan Traite Elementaire de Chimie adlı yapıtı, kendi alanında, Newton’un Principia’sı sayılsa yeridir. Biri mo­dern fiziğin, diğeri modern kimya­nın temelini atmıştır.

Lavoisier’ı unutulmaz yapan bir özelliği de nesnelerin kimyasal değişimlerini ölçmede gösterdiği olağanüstü duyarlılıktı. Bu özelli­ği ona “Kütlenin Korunumu Yasası” diye bilmen çok önemli bilimsel bir ilkeyi ortaya koyma olanağı sağlar. Lavoisier, kimi kez kendi adıyla da anılan bu ilkeyi şöyle dile getirmişti:

Doğanın tüm işleyişlerinde hiçbir şeyin yoktan var edilmedi­ği, tüm deneysel dönüşümlerde maddenin miktar olarak aynı kal­dığı, elementlerin tüm bileşimle­rinde nicel ve nitel özelliklerim ko­ruduğu gerçeğim tartışılmaz bir aksiyom olarak ortaya sürebiliriz.

1794’te solunum üzerinde de­neylerini yapmakta olduğu bir sı­rada. Lavoisier Devrim Mahkeme­si önüne çağrılır, iki suçlamaya hedelüf olmuştur (1) devrim karşıtı olarak karalanan aristokrasiyle İlişkisi (2) vergi toplamada yolsuz­luk (Lavoisier topladığı vergilerin küçük bir bölümünü laboratuvar deneyleri için harcamıştı).

Lavoisier’i kurtarmak için dostları mahkemeye koşmuştu, ama tanık olarak bile dinlenmemişlerdi. “Yurttaş Lavoisier’ın ça­lışmalarıyla Fransa’ya onur sağla­yan büyük bir bilgin olduğunda hepimiz birleşiyor, bağışlanması­nı diliyoruz” dilekçesiyle başvuran günün seçkin bilim adamlarına yargıcın verdiği yanıt kesin ve çar­pıcıdır. “Cumhuriyet’in bilginlere ihtiyacı yoktur!”

Galileo, yaşamının son on yı­lını Engizisyon’un göz hapsinde geçirmişti. Lavoisier’in sonu daha acıklı olur: Elli bir yaşında iken “devrim” adına kafası giyotinle uçurulur. Burada idamdan önce vuku bulan gerçekliği net olmasa da meşhur hikâyeyi de belirtmeden geçemeyiz.

Antoine Lavoisier, dönemin yobaz bilim düşmanlarıyla verdiği mücadelede “Bu kelleler hiçbir işe yaramaz!” diye bağırdı. Hemen sonrasında da yargılanıp ölüme mahkum edildi. Ancak ölümü sırasında bile bilim ve öğrenme aşkıyla yanıp tutuşuyordu. Bu nedenle asistanlarından bir tanesine, giyotinle yapılacak idamı sırasında kafası kesildikten sonra gözlerini dikkatle incelemesini söyledi. Eğer ki kafası koptuktan sonra 2 defa göz kırparsa, kafanın vücuttan ayrıldıktan sonra da beynin bilinçli faaliyetlerini sürdürebildiğini ispatlamış olacaktı. İddiaya göre gerçekten de koparılan kafasındaki gözleri gerçekten de 2 defa kırpıldı.

Yazar Hakkında

admin

%d blogcu bunu beğendi: