Bilim Sağlık

DAMAR SERTLİĞİ NASIL OLUŞUR ve SEBEPLERİ NELERDİR?

Tarafından yazılmıştır admin

Daha çok erkeklerde görülen kalp hastalığı gitgide yaygınlaşmakta ve halk sağlığını geniş ölçüde tehdit eden faktörlerin başında gelmektedir. Kalp hastalığı, ya da damar sertliği diye tanımlanan bu hastalık, sanıldığı gibi bir «İhtiyarlık» hastalığı değildir. Bu şekilde yorumlayanlar, zamanımızda etkili ilaçlarla diğer hastalıklardan ölüm oranının azaldığı, ortalama ömrün artmasıyla birlikte, «İhtiyarlık» hastalığı olan damar sertliğinden ölümlerin ise arttığını iddia etmektedirler. Oysa yapılan deneyler, damar sertliğinin 3 yaşına kadar çocuklarda bile tespit edilebildiğini, yaşa göre oranın ise gençler bakımından hiç de iç açıcı olmadığını ortaya koymaktadır. Nitekim Kore Savaşında ölen ve yaş ortalaması 23 olan bir grup asker üzerinde yapılan otopsiler hemen hepsinde ileri derecede damar sertliği bulunduğunu ortaya koymuştur. Bundan başka trafik kazalarında ölenler üzerinde yapılan araştırmalar daha evvel hiçbir kalp rahatsızlığı geçirmemiş olduğu tespit edilen 35 yaşındaki erkeklerde, ileri derecede damar sertleşmesi gözlenmiş ve hatta atardamarların % 50 oranında tıkalı olduğu görülmüştür. Bütün bu araştırmalar kalp hastalığının yaşla bir ilişkisi olmadığını, gençlerde de aynı derecede yaygın olduğunu ortaya koymakta ve araştırıcıları hastalığın nedenlerini bulup, oluşumunu tespit etmeye yöneltmektedir.

DAMAR SERTLİĞİNİN OLUŞUMU

Kalp hastalığı uygarlık tarihi kadar eskidir. 3500 yıllık Mısır dönemine ait mumyalar incelendiğinde, o dönemde de kalp hastalığının mevcut olduğuna dair bulgulara rastlanmıştır. Hastalık adını Yunancadan almaktadır. Ateroskleroz ismi, önce yumuşak olan bir birikintinin zamanla sertleşmesi olarak hastalığı karakter ize etmektedir. Gerçekten de, damarlarda devamlı olarak dolaşan kanın dolaşımı sırasında damarın iç yüzünde bazı birikmeler meydana gelir ve zamanla damarın iç yüzeyinden daha da derinlere nüfuz ederek oralarda toplanmaya başlar ve gitgide damarın kesitini daraltır. Öyle ki, damar tamamen tıkanabildiği gibi, bazen de kan dolaşımı sırasında kopan parçacıklar daha küçük damarları tıkayabilirler. İnsanın dolaşım sistemi tıpkı kalbin pompalamasıyla vücudun bütün hücrelerine kanı taşıyan bir boru şebekesi gibidir. Boruların içinde zamanla kireçlenme ya da paslanmadan ötürü çöküntüler olabiliyorsa, damar sertliğinin de oluşumu tıpkı bunun gibidir. Kan dolaşımı sırasında, kanda mevcut proteine bağlı yağlar (lipoprotein) ve yağsı maddeler (kolesterol) damarın iç çeperinde birikir ve üzerlerine gayet ince ipliksi bir madde gelir. Damar kesitine boyandıktan sonra bakıldığı zaman, çıplak gözle dahi damarcıklar veya noktalar şeklinde yağ birikintileri ve damar içini kaplayan bir ağ manzarasını gösteren ipliksi madde açıkça görülebilmektedir. Bu yağsı maddelerin hangi mekanizmayla çeperden damar tabakasına girdiği ve orada birikmeye başladığı sorusu akla gelmektedir. Bunu açıklamak için birkaç teori ileri sürülmüştür. Bunların içinde en çok yaygın olan görüşü şöyle özetleyebiliriz: Kanın içinde doğal olarak bulunan yağlı maddeler, kanın sıvı kısmı olan plazma ile dolaşım sırasında çeperlerden içeri sızar ve molekülleri büyük olan bu maddeler damar çeperinden geçemez ve orada takılıp kalır. Doğal olarak, bu yağlı maddeler plazmada ne kadar çoksa çeperlerde birikmesi de o oranda fazla olur.

Damarın kesitini alacak olursak üç tabakadan meydana geldiğini görürüz. Damarın dış yüzünden başlarsak, 1- Dış ve orta tabaka diye tanımlayacağımız kısımlar kılcal damarlar sistemiyle beslenir. 2- Damarın iç yüzündeki tabaka ise damarda dolaşan kanla beslenir, bu da yukarıda anlattığımız gibi dolaşım sırasında plazma hücrelerinin beslenmesini sağlayan faydalı maddelerle birlikte çeperden içeri sızmasıyla olmaktadır. Plazma, beyaz kan (lenf) sistemine karışarak yine dolaşıma katılır. Ancak iç tabaka ile orta tabakanın arasında plazmanın daha içerilere sızarak orta tabakaya varmasını engelleyen 3- Elastiki bir doku tabakası daha vardır. Büyük bir ihtimalle kan sıvısı (plazma) damar dokusu içine sızan büyük moleküllü yağ maddeleri bu elastiki doku tabakası tarafından tutulur ve böylece damarın iç yüzeyinde olduğu gibi doku içinde de yağ birikmesi başlar. Yapılan araştırmalar, C vitamini eksikliği, hücrelerin yeteri kadar oksijen alamayışı gibi bir takım etkenlerin, damarın geçirgenliğini arttırarak, daha fazla yağ maddesi birikmesine yol açtığını göstermektedir.

Bazı araştırmacılar damar sertliğini, herhangi bir sebeple zedelenen damar yüzeyinde lif sel bir pıhtı meydana gelmesi ve kandaki maddelerin bu pıhtı çevresinde birikmesiyle açıklamakta ise de, daha önce de söylendiği gibi en çok kabul gören görüş yağ birikmesine dayanan hipotezdir.

Damar sertleşmesi bir defa başladıktan sonra yavaş yavaş gelişir ve yayıldığı alan daha da büyür. Hücrelerdeki enzimler (büyük moleküllü bileşikleri daha basit bileşiklere parçalayan fermentler) dokuda biriken yağlı moleküllerden kolesterol ve yağ asitlerini açığa çıkarır ve bu yabancı maddeler iltihaplanmalara yol açar. Damar dokusunda zedelenmeler meydana gelir, dolaşım sırasında bu zedelenmiş bölge sertleşir ve böylece damar çeperi esnekliğini kaybederek çatlar ve zayıflar. Hastalığın ilerlemesi sırasında bir pıhtı damarı tıkarsa, bu damarın, kalpte, beyinde, karın boşluğunda, bacaklarda oluşuna göre, şiddetli ağrılarla beraber, enfarktüs, felç, bacak dokularına kan gitmemesinden ötürü kangren gibi durumlar ortaya çıkar. Beyin ve kalp damarlarında ki tıkanma tam ise, genellikle ölümle sonuçlanır. Karın bölgesindeki damarlarda, hastalık dolayısıyla damar çeperleri zayıflar ve damarda yer yer şişmeler olur (anevrizma). Bu şişmeler, yakınındaki hayati bölgelere basınç yaparak fonksiyonlarını gereğince yapmalarına engel olur ve şiddetli ağrılara yol açar. Bu şişmiş damarın patlaması ise büyük kanamalara dolayısıyla ölüme neden olabilir.

Damar sertliğinin bir özelliği de bazı damar bölgesini sevip orada yerleşmesidir. Örneğin, sık sık kalp krizi geçiren bir kişide felç ya da benzeri beyin damarlarıyla ilgili belirtilere rastlanmaz. Japonya’­da beyin kanaması olayları çok sık olduğu halde, kalp hastalıkları o kadar çok görülmemektedir.

BESLENMENİN HASTALIKTAKİ ROLÜ

İnsanın aklına gelen ilk soru, beslenme ile damar sertliği arasında bir ilişki olup olmadığı konusundadır. Son yıllarda bütün şüpheler hayvansal yağlar ve özellikle kolesterol üzerinde toplanmıştır. Pek çok araştırıcı şüphelerini kanıtlamak için hayvan deneyleri yapmış ve hayvansal yağla beslenen guruptaki hayvanlarda damar sertliği oluşumunun bitkisel bir rejime tabi tutulan guruba göre çok daha yüksek olduğunu gözlemlemiştir. Bol yağlı bir beslenmede, önce kan serumundaki kolesterol ve total yağların artmasıyla birlikte tehlike çanları çalmaya başlar. Ancak yine de bütün suçu kolesterol ve diğer hayvansal yağlara yüklemekte acele etmemek gerek. Zira hiç hayvansal besin almayan bazı cins güvercinlerde, maymunlarda, balina, deve kuşu, domuz ve köpeklerde görülen damar sertliği olaylarını, kolesterol ve yağ bakımından zengin bir rejime yükleyemeyiz. Demek ki, damar sertliğinin oluşumunda başka faktörler de aramak zorundayız. Nitekim yapılan deneyler, soğuğun, kan basıncının yükselmesinin, oksijen eksikliğinin ve D vitamini fazlalığının da damar sertliğine yol açtığını kanıtlamaktadır.

Hastalığın yaygınlaşmasını etkileyen faktörler üzerinde geniş ölçüde araştırmalar yapılmaktadır. İstatistiklere göre kalp hastalığının en çok tespit edildiği ülke Amerika olup, özellikle New York ve New Orleans’de ölüm oranı oldukça yüksektir. Amerika’dan sonra kalp hastalığından ölüm olaylarının çokluğu bakımından sırayı İngiltere, İsveç ve Finlandiya almaktadır. Kalp hastalığının en nadir olarak görüldüğü ülkeler ise Çin, Japonya, Güney Afrika da yaşayan Bantu’lar ve bazı Kızılderili kabilelerde görülmektedir. Acaba bu iki grup arasında beslenme bakımından ne gibi farklılıklar vardır?

Araştırmacılar bu sorunu çözmek için, önce bu toplulukların besin yoluyla aldıkları kaloriyi hangi kaynaklardan karşıladıklarını, sonra da kan sıvısında kolesterol yüzdelerini tespit etmekle işe başlamış ve şu ilginç sonuca ulaşmışlardır.

Avrupa ülkeleri:

Yağlardan alınan kalori % 35, Koles­terol : % 234.

Amerika:

Yağlardan alınan kalori, % 40 – 45. Kolesterol: % 250.

Güney Afrika Bantu:

Yağlardan alınan kalori, % 17, Kolesterol : % 166.

Damar sertliği hastalığının en az görüldüğü Bantu kabilesi besin yoluyla çok az yağ almakta ve büyük bir ihtimalle vücutlarındaki depo yağları yakmaktadır. Besin yoluyla dışarıdan alınan yağların miktarının artışı ile kandaki kolesterol seviyesinin yükselmesi paralel olmaktadır. Bundan başka gözlenen diğer bir ilginç husus da kalp hastalığından ölüm oranının düşük olduğu bir ülkeden kalkıp ölüm oranının yüksek olduğu bir diğer ülkeye göç eden ve yerleşen kişilerde, beslenme bakımından yeni şartlara uyulması hastalık oranının artmasına sebep olmaktadır. Bu husus bilhassa Amerika’ya göçe den Japonlar’da gözlenmiştir.

Araştırmaların alanını biyolojik ve besinsel faktörler ve yöre şartlarına göre daraltmak için, her bir topluluktaki hasta kişilerin tanımlanması ve incelenmesi en faydalı ve belki de hastalığın nedenini çözecek en kestirme yoldur. Ancak, canlı kişilerde bunu yapmak güç, hatta pratik olarak şu bakımdan imkansızdır:

Kalp hastalığı adeta buz dağına benzer; hastaların ancak % 5-10 unda kesin belirtiler görülür ve geri kalan % 90 – 95’i gizli kalır. Bu yüzden, bir kriz geçirmeden veya diğer klinik bulgularla teyit etmeden bu adam hastadır diyemeyiz; normal gözüken pek çok kişide ise hastalık sinsi olarak faaliyetini göstermektedir. Son zamanlarda radiopaJue denilen bir madde enjekte etmek suretiyle damarların filmini çekmek ve herhangi bir bölgede daralma (da­mar sertliği başlangıcı) olup olmadığım tespit etmek suretiyle yeni bir teknik (anglografi) geliştirilmiş ise de, uygulamasının zahmetli olması bakımından bu metot koruyucu tedavide, pratik olarak, şimdilik değerlendirilmemektedir.

Her ne kadar yukarıda verdiğimiz sayılar kolesterolü kalp hastalığının başlıca sorumlusu yapmakta ise de, bunu, hekimi yüzde yüz teşhise götüren bir bulgu olarak kabul edemeyiz. Kandaki kolesterol seviyesi topluluktan topluluğa değişmekte olup, hasta bir insanla sağlıklı insanı ayırt etmede yeterli bir kriter olamaz. Kaldı ki, kolesterol seviyesi düşük olanlarda kalp hastalığına rastlandığı gibi, kolesterolü yüksek olmasına rağmen kalbinden hiçbir şikayeti olmayan kişiler de vardır.

HASTALIĞIN BAŞLICA SEBEPLERİ

Kalp hastalığına ait araştırmalar, ancak ölümden sonra yapılan otopsiler veya ciddi hastalık belirtileri gösteren kimseler üzerinde yapılan çalışmalar ile değerlendirilebilmektedir. Pek çok ülkede, bu amaçla kütlesel araştırmalara girişilmiştir. Bu araştırmaların sonucu olarak, kalp hastalığına yol açan faktörler bakımından, şöylece sıralayabiliriz.

  1. Tansiyon yüksekliği ile paralel olarak kandaki yağ (lipit) miktarının fazla oluşu,
  2. Beden faaliyetlerinin azlığı,
  3. Şişmanlık,
  4. Sigara tiryakiliği.

Tek başına yüksek tansiyon kalp hastalığına neden olmaz, ancak bununla birlikte kandaki yağ miktarında da normalüstü bir artış var ise, bu durum biraz endişelenmemiz gerektiğini gösterir. Çünkü kandaki yüksek basınç, aslında kanda fazlaca bulunan bu yağların damar çeperinde tuzla birikmesine yol açar. Genellikle kolesterolü ve aynı zamanda tansiyonları yüksek olan kişilerin, normal kolesterol ve düşük tansiyonlu kişilere göre kalp hastalığına yakalanma ihtimali dört kat fazladır.

Yukarıda kütlesel araştırmaların hastalığın nedeni olarak gösterdiği faktörlerden bahsederken, şişmanlık, bedeni faaliyetlerin azlığı, sigara tiryakiliğini de saydık. Ancak bu faktörlerle kalp hastalığının oluşumu arasında direkt bir bağlantı olduğu henüz tespit edilememiştir. Bu arada hastalığın tedavisi için yapılan araştırmalar sırasında gözlenen bir husus da şöyledir: Yapılan deneyler kadınlık hormonunun (östrojen) kalp hastalığını önleyici bir etkisi bulunduğunu ortaya koymuştur. Kadınlarda kalp hastalığının erkeklere göre 1/10 oranında olması ve herhangi bir sebeple yumurtalıkları alınan kadınlarda kalp hastalığından ölüm vakalarının çokluğu bu gözlemi doğrulamaktadır.

SONUÇ

Genel olarak bir faktörün bir hastalığın kesin sebebi olabilmesi için aşağıdaki 4 şartı sağlaması gerekir.

  1. Bir toplulukta o faktörün bulunuş oranı, hastalığın artış oranıyla paralel ise,
  2. Hastalığın, coğrafik bölgeler, zaman, cinsiyet ve çeşitli halk topluluğuna göre dağılışı; faktörün yukarıda sayılan şartlara göre dağılışı ile paralel ise,
  3. Laboratuvarda yapılan hayvan deneylerinde bu faktörün tatbiki, aynı hastalığı veya yan belirtilerini meydana getiriyorsa,
  4. Faktörün ortadan kaldırılması ile hastalığın azalması ya da tamamen kaldırılması mümkün oluyorsa, çalışmalar sonuçlandığı zaman, hastalığın artışını ve yaygınlaşmasını durdurmak ve hatta geriletebilmek mümkün olabilecektir.

Öyleyse hastalığın nedeni şudur diyebiliriz: Hayvansal yağlardan yana zengin bir beslenme, yukarıda sayılan şartlardan ilk üçünü gerçekleştirmektedir. Dördüncüsü ise henüz kesinleşmemiştir, yani beslenmede hayvansal yağların yerine başka yağları koymakla kalp hastalığının önlenebileceği henüz tespit edilememiştir. Bu açıdan geniş ölçüde deneyler yapılmakta ve Dünya Sağlık Teşkilatı 100 bin kişiyi kapsayan bir pilot denemeye girişmiş bulunmaktadır. Ancak bu çalışmalar sonuçlandığı zaman, hastalığın artışını ve yaygınlaşmasını durdurmak ve hatta geriletebilmek mümkün olabilecektir.

 

KAYNAK: Bilim ve Teknik

 

Yazar Hakkında

admin

%d blogcu bunu beğendi: