Güncel Nedir Yaşam

DEPREMLER

Tarafından yazılmıştır admin

Depremler mevzii veya dünya çapın­da ki tabiat olayları sonucunda ortaya çıkmaktadır.

Bir yeraltı mağarasının aniden çök­mesi, büyük bir kaya heyelanı, yanardağ patlaması, büyük miktarda patlayıcı maddenin bir anda infilakı, atom bom­bası patlamaları, meteor düşmesi gibi mevzii olaylar muazzam mekanik ener­jilerin kısa bir süre içinde açığa çıkma­sına yol açarak genellikle çevrelerinde depremlere sebep olurlar.

Bunun yanı sıra, mevzii olmayan, dün­ya çapındaki olaylarla ilgili olarak mey­dana gelen depremler de vardır. Bu ikin­ci tip depremlerin nedenlerinin iyice an­laşılması için konuya biraz derinlemesi­ne girmek gerekecektir.

Yer Yuvarlağının Yapısı

 

Dünyamız yarıçapı 6371 km. olan takriben küresel bir gezegendir. Bu kü­renin üstünde sadece 33 km kalınlığında, yani yarıçapın 1/200 ü kadar kalınlıkta bir kabuk, üzerinde yaşadığımız kıtaları teşkil etmekte, bunun altında 2865 km kalınlıkta yarı erimiş bir plastik tabaka ile dünyanın çekirdeğini teşkil eden 3382 km yarıçapında tamamen erimiş durum­da bir kütle bulunmaktadır. Bu ince ve gevrek kabuk çeşitli sebeplerden ötürü yer yer kırılmaya, buruşmaya zorlanmak­tadır. Bu zorlanmalar kıtaların zayıf noktalarında, kesimlerinde yırtılmalara, eğilmelere ve kopmalara sebebiyet ver­mektedir. Halen bilim dünyasında bu zorlanmaların izahı için birbirinden fark­lı bir kaç teori kabul edilmektedir.

 

 

 

Üç Teori:

  1. Bunlardan ilki Taylor-Wegener Teo­risi olarak bilinmektedir. Kıtaların sıvı, yarı sıvı durumda olan dünyanın iç kı­sımları üzerinde sürüklendiğini, böylece başlangıçta tek veya iki parçadan kuru­lu olan yeryüzünün bu sürüklenme tesi­ri ile parçalanarak şimdiki 6 kıta haline geldiğini, Alpler, Himayalar, Andlar gi­bi dağ silsilelerinin sürüklenen kütlelerin önünde yeryüzünün kabarması sebebiyle meydana geldiğini ileri sürmektedir.
  2. İkinci Teori Meinesz – Kuenen Teori­si olup yeryüzü kabuğu altındaki kalın yarı sıvı tabakada yer alan akıntıların sürtünme sebebiyle kabuğa etki yaptığı­nı ileri sürmektedir. Bu akıntılar senede 4 mm gibi son derecede yavaş seyreden ha­reketler ise de yeryüzündeki olaylarda zaman kavramı olarak milyon sene kul­lanıldığı hatırlanırsa toplam hareketle­rin ne kadar büyük ölçekli olacağı anla­şılabilir.
  3. Bilim çevrelerince benimsenen üçün­cü teori de en eski olan büzülme teori­sidir. Arzın soğumakta olduğu ve bu so­ğumanın milyonlarca seneden beri devam ettiği bilinmektedir. Soğutma sonucun­da cisimlerin hacimlerinde bir küçülme olacağı için aran da soğudukça büzülme­si ve daha önce sertleşerek gevrek bir kabuk halini kazanmış olan yeryüzünü buruşmaya, kırılmaya zorlaması beklene­bilir.

Önemli Olay: Kırılma

Her üç teorinin de lehinde ve aley­hinde söylenebilecek çok şey mevcut ol­makla beraber, asıl önemli olan ortak taraflarıdır; yani bazı sebeplerden ötürü yeryüzü kabuğunun zorlanması ve bu te­sirin dünyanın bazı müsait yerlerinde kendini göstermesi. Gerçekten, bugüne kadar kaydedilen depremlerin çoğunun merkezleri rastgele olmayıp yeryüzünde belirli parçalanma bölgeleri üzerine düş­mektedir. Türkiye dünya­nın en hareketli kısımlarından biri olan Alpler, Balkanlar, Toroslar ve Himalaya dağ silsilesi ile buna paralel olarak yer alan kırılma şeridi içine düşmektedir. Türkiye’nin en önemli kı­rılma bölgeleri; Erzincan, Erbaa, Manyas, Varto, Erzurum, Adapa­zarı, Tunceli gibi örnek verebiliriz.

Enerjinin Yayılması

Mevzii olmayan tesirler sebebi ile yeryüzünün bazı kesimlerinde ve Türkiye’de, zemin tabakalarında ani bir kopmanın, çatlamanın veya kesilmenin nasıl olabi­leceği anlatılmış bulunmaktadır. Sebebi ister bu şekilde, yer kabuğundaki hare­ketler, ister mevzii bir hadise olsun, olay, muazzam bir mekanik enerjinin çarpma, sürtünme veya kopma şeklinde ortaya çıkması ile başlamaktadır. Enerjinin önemli bir kısmı, elastik bir ortam olan zemin tabakaları içinde saniyede 500 ilâ 12.000 metre hızla her yönde yayılacak­tır. Nasıl durgun bir havuzda su yüzü üzerine atılan bir taşın çarpması, dalga­lar halinde havuzun duvarlarına kadar taşıyorsa, deprem episantlarındaki, yani deprem merkezindeki enerji de o şekilde uzaklara intikal edecektir.

Bu benzetmelerden çıkan diğer bir ne­tice, tıpkı bir su dalgası gibi, yayılan hareketin değişken olduğu yani alçalmayı yükselmenin, çekmeyi basmanın izleyece­ği ve bunun eşit zaman süreleri içinde tekrarlanacağı şeklindedir. Yine, su dalgalarında olduğu gibi, enerjinin nakli için ortamın yani zeminin devamlı olarak hareket et­mesi gerekmekte, sadece dalgaların veya titreşimin hareketi yeterli gelmektedir.

Dalga Boyu

Havuz misali, en basil bir titreşimi temsil etmektedir. Bu deprem olayında aynı anda kopma, çarpma, yırtılma gibi birbirinden farklı bir yığın olay cereyan etmektedir. Havu­za bir anda çeşitli ebatta bir sepet taş atıldığını düşünelim. Bu takdirde ortaya çıkan ve kenarlara çarpan dalgalar yüz­lerce farklı dalganın bileşeni durumunda olacaktır.

Yeryüzünde meydana gelen depremlerde titreşimlerin frekansının saniyede 10 ile 1/10 olduğu, dalga boylarının da, zemi­ne bağlı olarak 30-40 metreden birkaç kilometreye kadar değiştiği anlaşılmış­tır.

Depremin Yapılara Etkisi

Deprem tesirinin bir titreşim olduğu­nu akılda tutmak, bir afet sahasında ba­zı binalar yerle bir olmuşken diğerleri­nin depreme uğramamış gibi sapasağ­lam durmalarının açıklanmasında faydalı ola­caktır. Titreşim şeklinde yayılan bir yı­kıcı enerjiden zarar görmek o titreşime hassas olan ve önemli miktarda enerji yutan yapılar için bahis konusudur.

Örnek olarak küçük bir teknenin iri dalgalar üzerinde inip kalkarak dalgalar­daki enerjiden hiç bir tesir görmeyeceği, buna karşılık büyük bir teknenin dalga­ların bütün şiddetine maruz kalarak par­çalanma tehlikesi ile karşı karşıya kala­bileceği hatırlanabilir.

Titreşim yolu ile enerji yutulmasın­dan başka, depreme maruz yapılarda, bir de, yönü değişken olduğu doğrultuda belirli bir sürede toplam etkiyi sıfırlamakla be­raber, yapıyı belirli bir anda belirli bir yönde yükleyen eylemsizlik kuvvetleri göz önüne alınmalıdır. Bu kuvvetler yapı altın­daki zeminin deprem titreşimi etkisi ile hareketine karşı yapının kendi kütlesinin reaksiyonudur. Bu reaksiyon, hareketin en büyük olduğu alçak frekanslı titreşimlerde azami olup yer çekiminin % 50 sin­den daha büyük değerlere ulaşabilmekte­dir.

Deprem enerjisi merkezde azami olup kat ettiği zemin tabaklarının seriliğine ve sağlamlığına bağlı olarak, seri ise hız­lı, yumuşak ise daha yavaş bir şekilde yayılarak her yöne dağılmakta bilhassa yumuşak ve çatlaklı kaya ve toprak zeminlerde daha fazla yutularak mesafenin karesi ile orantılı bir şekilde tesirini kay­betmektedir. Bu husus deprem afetlerin­de merkeze yakın yerlerdeki hasarların büyüklüğü ile doğrulanmaktadır.

Sert bir zemin üzerinde, meselâ ka­ya üzerinde inşa edilmiş küçük bir yapı en şiddetli bir depremi dahi hafif hasar­lar ile atlatacak iken, kalın kum veya kil tabakaları üzerinde (bir vadi tabanında inşa edilmiş bir yapı gibi), temel ze­mini deprem ve enerjisini yutarak geniş sal­lantılara başlayacağı için, büyük yatay ve düşey yüklere maruz kalacak ve yıkıla­caktır.

Önceden Haber Alma

Dünyanın birçok yerinde oldu­ğu gibi ülkemizde de yer kabuğu­nun en küçük hareketlerini kaydedebilen hassas aletler, yani sismograflar mevcut­tur. Bu aletler o derece hassastır ki, bun­lar ile binlerce km ileride yer alan atom bombası patlamalarını tespit etmek mümkündür.  Ülkemizin çeşitli yer­lerine böyle hassas sismograflar yerleş­tirerek bunlarla depremlere ait titre­şimleri ve muhtemel episantrları tespit etmek ve bu sayede depremleri önceden haber vermek ilk bakışta imkân dâhilinde gibi gözüküyorsa da, gerek alarm sü­resinin oldukça kısa oluşu ve gerekse sık sık yalancı alarmlar verilmesi ihtimali böy­le bir haber alma sistemini pratikte fay­dasız ve kullanışsız kılmaktadır.

 

KAYNAK: Bilim ve Teknik

 

 

 

Yazar Hakkında

admin

%d blogcu bunu beğendi: