Son Makaleler Tarihçe

ESKİÇAĞ KAVRAMI VE TARİHÇİLİĞİ

Tarafından yazılmıştır admin

Eskiçağ tarihçiliği, Batı Dünyasının Rönesans’la birlikte Hümanizm hareketine girmesiyle başlar. Bu dönemde geçmişteki Helen ve Roma uy­garlıklarına duyulan hayranlıkla Antik Grek ve Roma yazarlarının eserleri­ne yoğun bir ilgi oluşmuştur. Bu eserlerin ortaya çıkarılıp yorumlanması geçmişe olan hayranlığı arttırıyor ve geçmişi aydınlatmak için epigrafi, papiroloji ve numizmatik gibi uzmanlık alanları ortaya çıkmıştır.

19. yy.a kadar Grek ve Roma tarihleri üzerine araştırmalar yoğunluk gösterdiğinden, uzunca, bir süre “Eskiçağ Tarihi” kavramı bu uygarlıkların alanları ve “Eski Çağ Tarihçiliği” nin konularını bu alanlar oluşturmuştu. Ancak 19. yy. da Mısır ye Mezopotamya’da yeni uygarlıkların keşfiyle tarih bilimi objektifini Akdeniz’in doğusuna odaklaştırmaya başlamıştır.

20. yy.la birlikte bu alanın da dışına çıkılarak dünyanın diğer bölge­leri üzerinde araştırmalar yapılmaya başlanmıştır. Ancak Eski Çağ Tarihçi­liği, eski alışkanlıklarından kolay kolay vazgeçemediği için, çalışma alanını Grek ve Roma tarihçiliğinin dışına çıkmada çekimser kaldı. Başka bölgelerle ilgili çalışmalar, Eski Çağ Tarihçiliği kavramından çok, bölgelere göre daha dil ağırlıklı Sümeroloji, Assuroloji, Sinoloji, Hindoloji ve Ejiptoloji gibi uz­manlık alanlarına ayrılmıştır.

Üstelik Grek ve Roma tarihçiliğini esas alan bu “Klasik Eskiçağ Tarih­çiliği” anlayışı günümüzde varlığını güçlü bir şekilde sürdürmektedir. Bu nedenle, toplumun büyük bir kesiminde Eskiçağ uygarlığı ya da tarihçiliği ile ilgili kavramlar Antik Grek ve Roma olarak algılanmaktadır.

Bu algı içine giren coğrafya Avrupa ve Orta Doğu coğrafyasıdır. Bu coğrafya, Büyük İskender ve daha sonra Roma imparatorlukları tarafından siyasi birlik altına alınmış, aynı zamanda kültürel bir birliğin oluşturulduğu alandır. B. İskender İmparatorluğu Makedonya’dan Hindistan’a (M.Ö. 323), Roma İmparatorluğu ise Kafkaslardan Britanya içlerine kadar egemen ol­muşlardı (M.Ö 31). Bu coğrafyanın batısında Grek ve Roma, ortasında Ana­dolu ve Mısır, doğusunda Mezopotamya ve İran gibi bölgesel kültür havza­ları oluşturur. Bu nedenle her ne kadar tarihte B. İskender ve Roma impara­torluklarının sınırları bu coğrafyaları kuşatmışsa da bazı Eskiçağ uzmanları; uzmanlık alanlarını sözünü ettiğimiz kültür havzalarına göre ayırmaktadır.

Kuşkusuz bu ayrımda, 20. yy.daki Mezopotamya gibi görkemli bir uygarlık merkezinin ortaya çıkarılması da önemli bir etken olmuştur. Bu nedenle uzmanlar “Eski Doğu” kavramının merkezine Mezopotamya merkezini koymaktadırlar. Bu kavramın karşısında ise “Eski Batı”yı kullanırken merkezine de Grek ve Roma uygarlıklarını koymaktadırlar. Bu taksimde bu bölgelerin ortasında kalan Anadolu Uygarlıkları ise coğrafyadan çok kültürel bir bölünmeye tabi tutulmaktadır: Buradaki Hitit ve Urartu gibi erken uygarlıklar Eski Doğu’ya yerleştirilirken; Grek ve Roma gibi geç uygarlıklar Eski Batı’ya yerleştiril­mektedir.

Kısacası “Eski Batı” olarak Avrupa, “Eski Doğu” olarak da Ön Asya esas alınmıştır.

Ülkemiz üniversitelerinin ilgili bölümlerinde Eski Doğu’ya ait Anado­lu, Mısır, Mezopotamya ve İran gibi bölgelerin erken tarihleri ve kültürleri üzerinde durulurken; bu bölgelerde eskiçağda kullanılan Hititçe, Urartuca, Sumerce, Akkadça ve Assurca gibi diller Sümeroloji ve Assuroloji gibi bilim dallarında öğretilmektedir. Bu dil verilerinin yanında geçmişten kalan ça­nak çömlek, mimari, madencilik, yiyecek, içecek ve giyim ekonomileriyle ilgili bilgiler “Eskiçağ Tarihi ve Ön Asya Arkeolojisi” gibi bilim dallarında verilmektedir.

Kuşkusuz, Eskiçağ tarihçilik çalışmalarının odaklaştığı Avrupa ve Ön Asya dışında dünyanın diğer bölgelerinde de yaşayan kavimler ve toplu­luklar vardı. Onların da gelişmiş bir uygarlıkları vardı. Uygarlık ve tarih konusunda önemli bir ölçüt olan yazı alanında da kendilerine özgü yazılar ortaya çıkarıp geliştirmişlerdi. Orta Doğu’da Sümer Çivi Yazısı, Mısır Hiye­rogliflerinin bir sentezinden Fenike Alfabesine geçilirken; Hindistan ve Çin’de kendilerine özgü hiyeroglifler kullanıldı. Orta Asya’da, Çin’den İs­kandinav ülkelerine kadar, Runik Yazı denilen bir tür, hiyeroglif ile çivi yazısı arasında bir yazı kullanıldı. Bu tür yazıların eskiçağda Akdeniz dünyasında etkileri görülmektedir. Nitekim Orhun Runiğiyle Aramice, Etrüskçe, Sidece, Pehlevice ve Germence gibi yazı karakterlerinin ilişkileri zaman zaman bilimsel toplantılarda ve yayınlarda tartışılmaktadır.

Batı dünyasına Orta Çağ’da girmiş olan, Arap rakamlarının ise, Hint rakamları ile irtibatı bulunmaktadır. Batı dünyasına Ortaçağ’da giren mat­baa, kâğıt ve barutun kökeni doğrudur.

Tarih boyunca doğu-batı arasında güçlü bir etkileşme vardır. Bu etki­leşme tarih öncesinden günümüze canlı bir şekilde sürmektedir. Bu sürekli­liği görmek ve insanlığın ortaklaşa sunduğu uygarlık verilerini anlamak için uzmanların kendi araştırma dönemleri ve bölgeleri dışındaki çalışmaları da takip etmeğe ihtiyacı vardır. Ortak insanlık uygarlığı çalışma alanlarımızda olduğu kadar bölünmüşlükler içinde değildir.

Uygarlığın kökenleri bir bölge ve kavimle sınırlı değildir. Bu nedenle günümüzde gelişen araştırma yöntemlerinden de faydalanılarak dünya uygarlıkları karşılaştırılmalı olarak ele alınmalıdır. Aksi takdirde, eskiçağla ilgili bilgilerimiz; eski Greklerin, Romalıların, Mısırlıların ve Mezopotamyalıların bilgileri ile sınırlı kalacaktır.

Bu yüzden bu tanımlama da bütün dünyayı ya da insanlığın tarihini içine almamaktadır.

Batı uygarlığını esas alan tarihçilik anlayışına bir örnek olarak, G. Childe’nin 1940’lı yıllardaki yazmış olduğu “What happened in History” (Tarihte Neler Oldu) adlı eserinden şu bilgiler verilebilir:

Bizim (Batı) kültürümüz insanlık kültürünün ana kolu üzerinde ol­duğu savında bulunabiliyorsa, bu yalnızca, kültürel geleneğimizin, bir za­manlar çok sayıdaki paralel kültürleri fethedip, onları haraca bağlamış ol­masına dayanır. Yazılı tarih dönemlerinde, insanlık kültürünün ana nehri, Mezopotamya ve Mısır’dan çıkıp, Yunan ve Roma, Bizans ve İslam dünyası yoluyla Atlantik Avrupa’sına ve Amerika’ya doğru aktı. Bu nehir Hint, Çin, Meksika ve Peru uygarlıklarından ve sayısız barbar ve vahşi toplulukların kültürlerinden katılan kollarla durmaksızın genişledi. Çin ve Hint uygarlıkları, aslında birbirlerinden ve daha batıdaki uygarlıklardan akımlar almak­ta başarısız değildiler. Fakat genellikle, şimdiye kadar, aldıkları bu akımları, değinmeden kalan durgun iç göllerine boşaltmışlardır. Öte yandan, Maya ve İnka uygarlıkları ise sularının çağdaş Atlantik uygarlığının ana koluna katıldığı kadarının dışında, tümüyle kuruyup yok oldular. Sonuç olarak, zaman zaman onun yan kollarla zenginleşmesini göstermek için, uygarlığın öteki kolları üzerinde konuşmak zorunda kalsak bile, bundan sonraki sayfa­larda, hemen hemen tümüyle uygarlığın ana kolu ile ilgileneceğimizi açıkça belirtelim.

Yazar Hakkında

admin

%d blogcu bunu beğendi: