Güncel Kim Kimdir

FARABİ

Tarafından yazılmıştır admin

İsa’dan onuncu yüzyıl ortalarına doğru… Su­riye’nin Halep ve çevresi, Hamâdânî Hüküm­darı Emir Seyfüddevle’nin buyruğu altındadır (918-967). Emir’in sarayı yüksek duvarlar ve sıkı nöbetçilerle korunmaktadır. Günlerden bir gün garip bir yolcu kapıya çıkagelir. Yabancı kişi emiri görmek diler. Hemen kapı sorumluları çevresini sararlar. Kısa boylu, ayağında zerbülları (Sivri uçlu yemeniler) sırtında heybesi, elinde su ibriği bulunan, köşe sakallı, gösterişsiz, Asyalı bu Türkmen dervişini süzerler. Çekik gözlü derviş, ne araba ne aceme benzer. Büyük kapı koruyucuları kendisini kısa bir yoklamadan geçirirler. İhtiyar konuştukça dinleyenlerin şaşkınlıkları artar. Bu ufak tefek yaşlı adam, birçok dilleri kolayca konuşabilmektedir. Üstelik pek alçak gönüllülükle felsefe, fıkıh, mantık ve tıpla birlikte, bir şair ve çalgıcı gibi her telden çalıyor. Bir ara en üst kata haber uçurulur. Garip der­vişi hükümdarın önüne çıkarırlar. İşte çıkış, o çıkıştır, doruktan bir daha inmemek üzere… (M. 942). Oysa yazgı, o küçük adamın ilginç yaşam serüveninin son halkasını bağlamaktadır.

Fârâb’dan Halep’e Varan Yol

Yaşam öyküsüne yakıştırmalar çoktur ama aslını bilense pek yoktur. Dervişin kökeni, anayurdu Orta Asya’ya uzanır. Aral Gölüne dökü­len bolluk bölgesi maveraünnehirden… Tasta­mam seyhun ırmağına karışan aris kolunun kavşağında… Yemyeşil, şirin bir vâhâ olan Farab (Otrar) kentinde doğmuş. 870 Fârâbî adını ana doğum yerinden alır. Hele üç göbekli bir soyağacı var ki şu açıkça sıraladığı upuzun kütükten gelir. “Abu Nasr Muhammed bin Muhammed bin Turhan bin Uzluk” .. Bu sanki dokunulmaz bir nüfus teskeresine benzemiyor mu? Hani kendi kendine “Fârâb-et Türkî” lâkabını takmasına ne denir? Varsın Fransız Larousse’u ona Arap diye dursun.

Farab kenti, kalesiyle ünlü bir bayındır şehir­miş? Sonraları Cengiz’in Moğol orduları bu kenti yakıp yıkmışlar. Şimdi bir yıkıntıdır, Babası, Kale Komutanlığından emekli Muhammed adlı bir askerdir, soylu ama yoksul. Fârâb’lı çocuk ilk öğrenimini kentinde alır. Genç adam bir süre Buhara’da kadılık eder. Fakat içini kavuran bilim ve öğrenim tutkusunu yenemez. Zamanın bilim merkezi başkent Bağdat’ın ünü yaygındır. Yirmi yaşlarında Bağdat kervanlarına yolcu olur. Kısa boylu delikanlı suskun, sessiz, yaradılıştan düşünsel yaşamı sever.

Zengin Şehrin Yoksul Geceleri

Abbâsi Başkentine varınca ilk işi Arapça dersi almak olur. Döneminin tanınmış bilimcisi ve Aristo Mantığının yorumcusu Ebu Bişr Metta bin Yunus’un derslerin devama başlar.

Ötedeki bu zengin şehrin varlıklıları, öğrenim­le yoksulluğu at başı beraberce yarıştırırlar. O görkemli Bağdat gecelerinde, aralıksız tuttuğu not defterlerinin sayısının yetmişe vardığı söylenir. Ayrıca felsefe, matematik, astronomi, kimya, tıp bilimlerine ve musikiye tutku kertesinde merak sardırmıştır. Nasılsa o sıralar yazgısı ken­dine gülümser. Bağdat’tan ayrılan bir dostu vardır. Aristo Metafiziğinin çevirilerinden oluşan kitaplığını kendisine emanet bırakır. O da bu kitapların tümünü geçici bir hazine bulmuşçasına pek çok kez okur. Hatta Hallikân’ın bir yazıntısına göre, sonradan Aristo’nun “Kitabbunnafs“ı ele geçer. Kenarında Fârâbî el yazısıyla “Bu kitabı okudum ” diye yazdığını söyler. Anlaşılıyor ki Fârâb’lı genç, bu eski Yunan filozofunun bulabildiği eserlerini okumuş. Hele Theologia ile Porphyrios’un derinden inceleyerek kendince yorumlamıştır. Bir aralık İbn El Sarraç’tan nahiv (dilbilgisi) dersleri almayı da savsakla­maz. Boşuna ona batılar Alpharabi adını takmazlar.

Bilim Yolu Aşk İster

Yine eksiklerini bütünlemek üzere Bağdat’­tan ayrılıp yollara düşer. Sahillerin başkenti Harran’a varır. Sevdalı amacı, zamanında felsefe dersleriyle ünlü Yohanna bin Haylan’ın rahlesine çırak olmaktır. Harran’da da Asya’nın “İlk öğretmen” dediği Aristo‘nun felsefesini başka açılardan inceleme fırsatı bulur. Beride, bu Türkmen gencinin, bağdat çöllerinde konuklan­dığı uzun yıllar, pek karmaşık bir döneme rastlar (901 -942). Şehir bir çalkantı içindedir Siyasal ve dinsel ayrılıkçı, bağnaz mezhep kavgalarının kanlı gösterilerini sergiler. Toplum kesitleri paramparçadır. Altı Abbâsî Halifesi gelip geçmişler. Hoca, bu sosyal kargaşadan bıkar, usanır. Yine sonu bilinmez kum çöllerine düşer önce Suriye, sonra Mısır’a gider. Oralarda hep Türkmen kılı­ğıyla dolaşır. En sonunda çöl kervanı gezilen Hamdânîlerin başkenti Halep’te düğümlenir. İşte nelerden sonra yazının başındaki Halep sarayına uğrak gelen o garip kişi, bu ufak tefek, yaşlı ak saçlı adamdır artık.

Halep Sarayındaki Okul

Oysa Tanrı konuğunun Halep sarayıyla ilgili, halk dilinde pek çok masal söylentisi duyula gelir. Gerçekten Sayf Davla başarılı bir asker hükümdar olduğu kadar bilim ve sanat hayranı­dır. Zamanın Halep şehrini asker bir kale karargâhı yapar. Ola ki kentini bir de edebî ve kültürel merkez olarak görmek ister. Fârâb’lı başlı bilgin’i bir bilim ve sanat hâzinesi niteliğiyle benimser, ağırlar Üstelik Ona çok yüksek bir aylık bağlar. Bilgin bunu kabul etmez. “Bana günde 5 kuruş yeter” der. Artık bu saray okulunda bilimsel uğraşılarını yoğunlaştırır. Me­ğer kendinden sonra gelen Afşenli İbni Sina, Cordoba’lı İbni Rüşd bu islam felsefe okulunun üç köşeli temelini oluştururlar.

Fârâb’lı Türkmen, Hükümdarına öylesine bağlıdır ki, 80 yaşlarında varken onunla Şam seferine bile katılır. Bilgin’i ve Emir’ini anlatırken sanki Doğulu bir Goethe ile Weimar Dük’ünü anımsamamak elden gelmiyor. Çünkü Bilginimiz şairlik ve müzik sanatçılığı yönünü eserleriyle de kanıtlar ve “Kitâb-ıl Musiki al-Kâbir” adlı toeorik bir müzik kitabı ile “Udülmüsemmen” denilen telli bir tür saz da meydana koymuştur.

Zaten tıp, felsefe, şiir ve musiki alanlarında söz ve bilgi sahibi olması, nice aranır kişiliğine yeterli kanıt değil mi? Az konuşur, sessiz gezer, çok düşünür ve yazar birisi… Yüzlerce eserinden günümüze ancak 15-20 kadarı ulaşabilmiş. Kalanı, serüveni gibi yitik. Kitaplarını zamanın ve konuş yerinin gereği Arapça yazmıştır. Tıpkı İngiliz Newton, Hollandalı Spinoza, Alman Leibniz‘in lâtince yazmaları gibi. Ne var ki kitapları ancak batı dillerine çevrildikten nice sonraları, gerisingeri doğuya dönebilmişler. Kimi Mısır, Hint kanalından örneğin, bilimlerin konu, ayrım ve tanımlarını açıklayan “İhsa al Ulum” u kendisini islamda ilk Ansiklopedi yazarı ününe hak kazandırır. El yazısından öz yaşamını kimse ele geçirememiş. Bilinenler hep ikinci, üçüncü ellerden aktarmalardır.

Okul’dan Okula Gelişim

Fârâbî Batı’dan ne aldı? Doğu’ya neler kattı? Konularının ilişik sınırları nerelere kadar uzanır? Üzülelim ki bilinmiyor. İslamın doğuşundan 300 yıl sonrası. Eski Grek’ten 1300 yıl sonrası demek­tir. İslamıyetin sınırları Endülüs’ten Türkistan’a dek uzanıp orada kalakalmış. Eski Grek, yerini İskenderiye ve Antakya Okullarına bırakalı, yeryüzü üstünden epey çağlar aşmış. Daha Onuncu Yüzyılda iken Fârâblı, “En iyi devlet tüm insanlığı kapsayan Dünya Devletidir’ der Aslında günümüzdeki “Tek Dünya” düşünce odağı tâ nerelerden başlamış? Kaldı ki yaşadığı bölgelerde Sâbıa, Kaderiye, Mutezile, Cehmiye, Akliyyûn, Kelâmcılar ve Elkindi gibi mezhep, okul ve kişilikler öbek öbek ve parça parçadırlar. Çeşitli görüşleri uzlaştırmak ve böylece bir senteze varmak bilginlerin görevi olmuyor mu? Bölünmekten insanlar acı duyuyorlar. O, aklın ilkeleri, mantığın kuralları, düşüncenin ışığında, çelişkileri uzlaştıran bir sorumlu sentez yorumcusu.. Felsefede, Yücelerin Yücesini, Evreni ve insanı didik didik araştıran bir Hakikat yolcusu… Kullandığı araçlar, İlkeler, Kanıtlama ve Sonuçlama’dır.

Çağın durağan felsefesine mantık yolundan, Aristo’nun bir izleyicisi olarak sanki karakteristik bir Eflatunca girmektedir. Tıpkı onun gibi Tek Tanrı inancından, coşkun ruhuyla mistizme ulaş-mış ve metafizikte karar kalmıştır. Yaradan’ı her şeyin merkezi tanır Tanrı-insan ilişkilerinde gerçeği ararken Spıritüalızm (ruhaniyet) i araç olarak kullanır. “Varlığı kendi özünü gerekli kılan” zorunlu ise kendine “özgü” tek’dir, “Değiş­mez”. İşte kendine özgü zihinsel karma felsefesinde usta, su aşamaları izler;

1.Mantık

2.Teorik Felsefe

a) Metafizik

b) Psikoloji

3.Pratik Felsefe

a) Ahlâk bilimi

b) Siyasal felsefe

gibi ona göre “Felsefe, insanı Tanrı bilgisine götüren düşünceden başka bir şey değildir.” Demektedir. İzleyicilerinden Fahri Râzî, “İyilik ve kötülük hep ezeli bir iradeden doğar” diyebilen kişi Kelam okulunun kurucusu­dur da… Usta’ya göre insanın görevi, herhalde aklın ve deneylerin ışığında, yine insan için iyiyi, güzeli ve yararlıyı bulup çıkarmaktır.

Goethe’yi Anımsatan Bir Son

Başlıca ayrılıkları saklı tutmak koşulu gözden ırak değil ama bilginimiz, ömründe evlenmiş mi? Çocukları olmuş mu? Sevgileri, gönül ağrıları var mı? Bilinmiyor, ancak Melik’in saz alemle­rinde başköşeyi süslediğini tasarlayabiliriz. Bu da tiyatrosuz, heykelsiz, resimsiz bağnaz Doğu’nun tek tesellisi. İşte Karayazgıcılığın umursamazlığı hepsini silip süpürmüş.

Biz dönelim yine Bilgin’in en ağır basan yönüne İslam dünyasında Meşai felsefesi diye tanınan bir orta görüş yolu vardır. Felsefe ile akılcı ahlakı, açıkçası Din’i birbirine yaklaştır­makta öncülük eder Fârâb’lı usta. Aristo bakış ve mantığından kalkar. Sonraları Meşşâniyun adıyla (Aristo gibi gezginciler, yürüyerek ders yapanlar) dinin çelişkilerini felsefeyle uzlaştırmaya çaba­larlar. Hatta “din habercileri de aklın sonradan kazandığı kutsal bir aşamadır”, diyecek kadar Yüzyıllar akar, geçer meğer ki akılcı ahlakta “Büyük insan, küçük bilgin” teorisiyle Alman Kanta “İnsan bilgisi yalnız akılsa! bir çabayla elde olunmaz. O, insanların üstünde olan ruhun faal bir sonucudur sözüyle İngiliz Spencer’e, Hads (sezgi) düşüncesini savunan Fransız Bergson’a “Sosyal birliğin, insanların arzusuyla oluştuğunu” bildirerek de Fransız J. J. Rousseau’nun “Toplumsal Sözleşme” sine bir müjdeci, bir ön haberci olmuyor mu? Gazalinin tepkileri de başka…

Mezarı Bile Belli Değil

Nihayet Emir’inin yanında Şam Seferine katıl­maktan geri kalmaz. Oysa savaşın çileleri seksenlik bir ihtiyarı yorgun, bitkin düşürürler. Böylece Hamârânîler Şam’ı ele geçirirler ama büyük Bilgin’de gözlerini orada sonsuza dek yumar (17 Ocak 951), kalır Cenaze namazını, görkemli bir onurla Hükümdarı, Seyfüddevle kıldırır. Şimdiyse kabri bile belli değil Şam mezarlığındaki yitiklere karışmış, gitmiş.

Koca Fârâbî’yi şu kısacık sütunlara sığdırmak çabasında değiliz. Yalnız biz, o kişiliğe yakışır bir anma teninde kendisini şöyle dile getirmeği özlerdik;

“Ağacın olgun meyvesiyle olduğu gibi, mutluluğun yücesi de ahlâk olgunluğuyla oluşur. Yani en büyük mutluluğa, her an daha ahlâklı olmakla erişilir.” Bir de kendisi sağ olsaydı, anlamlı gülümseyişiyle şu sözleri onaylamaktan belki geri durmazdı. Felsefe, insan suretinde hayvandan, ilâh suretinde insan yaratan düşünce sanatıdır.

Yazar Hakkında

admin

%d blogcu bunu beğendi: