Kim Kimdir

GOTTFRİED WİLHEM LEİBNİZ

Tarafından yazılmıştır admin

İki düşünür arasında, iki muhasebeci arasında olandan fazla bir anlaşmazlığa lüzum yok. Yapılacak şey iki düşünürün de kalemlerini ellerine alıp, «Hadi hesap edelim» de­meleri olacaktır.

İşte, Leibniz’in rüyası bu idi: genel­leştirilmiş sembolik bir lisanla beraber yürüyecek bir cebir metodu ki herhangi bir araştırmadaki hakikat basit bir he­sap ile meydana çıkartılabilsin. Rüyası muhakkak ki gerçekleşmedi fakat bu yoldaki çalışmaları keşfetmesine değişme ve hareketin matematik arıcılığı ile incele­me yolu olan diferansiyel ve integral he­sabı notasyonunun büyük bir kısmını öne sürmesine ve yayılmasına sebep oldu.

Leibzig şehrinde 1646 da doğmuştu. Babası aynı şehirdeki üniversitede mo­ral felsefe öğretmeni idi. 8 yaşında ken­di kendine Latinceyi öğrenen Leibniz, 14 yaşında Yunancayı okuyup Aristo’yu eleştiriyordu. Bir müddet sonra eleştir­diği üstadın tesirlerini benimsemiş ola­rak fikirlerini savunacaktı. Leibniz’in matematik felsefesi de metafizik ve lojik teorilerin arasında sıkı bir ilişki bulun­duğu merkezinde idi.

Aristo’ya göre mantık olarak her mesele özne – yüklem bağıntısıyla ifade edilebilir­di. Leibniz ise her meselenin yükleminin özellikleri olan birçok maddeden yapıl­mış olduğu» metafizik doktrinine paraleldir. Leibniz ise her meselenin yükleminin özne içinde ifade edildiğine belirliyor ve metafizik doktrinini «dünya daha evvel kararlaştırılmış bir harmoni içinde hareket eden entegre noktalardan meydana gelmiştir» diyordu. Ona göre metafiziğe giden yol matematikten geçmeli idi. Felse­fesini özetlediği Monadology isimli eserin­de iki tür hakikatten bahseden Leibniz, bunlardan birinin muhakemeye dayanan hakikat diğerininse olayların hakikati olarak sınıflandırıyor. Muhakemeye daya­nan hakikat önemli idi ve aksi varit ola­mazdı. Olayların hakikati ise tarife veya görüşe göre değişebileceğinden aksi müm­kündü.

Kendi anlayışı içinde muhakemeye dayanan hakikat olarak bütün matematik aksiyonların karziye tarif ve teoremleri görmekteyiz.

Plato ile teoride anlaştığı nokta geo­metrik şekillerin ve işaretlerin matematik düşüncenin ifade edilmesinde yardımcı olduğu fikri idi. Fakat Leibniz için mate­matik düşüncenin ifadesi o şekilde yapıl­malı idi ki düşünülebileni tüm ifade ede­bilsin ve üniversal olsun. Bu yöndeki çalışmaları ile matematik dünyasına Leonhart Euler hariç zamanın matematikçile­ri içinde en çok işaret ve sembol getiren Leibniz, parantezin kullanılmasını, çarp­ma işlemleri için X işareti yerine nok­tanın kullanılmasını, ondalık noktasını, eşit işaretinin ve diğer bir sürü işaret ve fikri sembolleştirerek idealinin hiç hiç olmazsa büyük bir parçasını gerçekleştirebildi.

Mistik bir taraf da bulunan Leibniz matematiksel işaretlemeyi ilahî realitenin bir yansıması olarak da düşünmüştür. Çin kültürüne olan yakınlığı pratik kullanış­lar için ona çeşitli fikirler vermiş bu ara­da Çince de kullanılan işaretlerin sesler yerine fikirleri ve düşünceleri yansıtması Çince de aradığı Üniversal lisanı bulabi­leceği düşüncesini vermiştir. Çin kültürü­ne karşı duymuş olduğu yakınlığın diğer bir işareti de Avrupa ile Çin arasındaki münasebetleri geliştirmek için göstermiş olduğu gayrettir. Rusya’yı bu iki topluluk arasında bir aracı olarak gören Leibniz Çar Petro’yu bu mesele üzerinde ikna et­meye çalışmış ve bu arada 1711 senesinde Rusya’da bir ilim cemiyetinin kurulması için teşebbüslerde bulunmuştur.

Çara yapmış olduğu tekliflerden biri eğer Rusya diplomatik heyet göndermeyi düşünürse bu heyetin götüreceği hediye­ler arasında kendi yapmış olduğu hesap manikasınındı gönderilmesidir. Leibniz’in hesap makinesi daha evvel Blaise Pascal tarafından inşa edilen ve toplama ile çı­kartma işlemleri için kullanılmakta olan hesap makinasının prensipleri üzerine inşa edilmiş olup, çarpma ve bölmeyi, tekrar edilen toplama ve çıkarmalarla yapmak­tadır.

İnşa etmiş olduğu hesap makinasından da görüldüğü gibi mühendisliğe eli yatkın olan Leibniz, pek çoğu kullanma sahası bulamamış pek çok kroki ve re­sim yapmıştır. Bu teknik resimler ara­sında çamurda arabanın yürümesine var­dım edecek tekerlek resimleri, modern gemi tekneleri ve bacaları bulunmaktadır. Zaman zaman bu teknolojik yaradılış em­rinde çalışmış olduğu insanların işleri için kullanılmış, mesela Hannover dükü John Frederik için Dükün madenlerinden su çekecek ve yel değirmeninin yarattığı güçle çalışacak pompalar inşasına giriş­miştir.

1685 de çeşitli nedenler altında yel değirmeni projesi terkedilmiş ve yeni bir patron Dük Ernst August, Leibniz’e dukalığının tarihçesini yazması talebinde bulunmuştur. Dük politik görüşlerinin aksettirileceği bir doküman isterken, Le­ibniz verilen vazifeye bir düşünür olarak bakmış ve tarihî vesikalara dayanarak üç ciltlik bir eser meydana getirmiştir. Okuyucular meydana gelen eserde bekle­diklerini bulamamışlar ve kendisine niçin eserlerin tarihi vesikalarla dolu okunma­sı zor bir tarzda yazıldıklarını sordukları vakit Leibniz geçmişin olaylarını yeni bir ışık altında göstererek eskiye sadakada yeniye hizmet bağıntısını meydana getirdiğini böylece de milletlerarası münase­betlere bir tazelik verdiğini iddia etmiş­tir.

Leibniz bir takım mevzularda gele­neksel yaradılışlı idi. Mesela Kutsal Roma Germen imparatorluğunun kalıntılarında­ki ayrışma onu rahatsız etmekte idi. Gü­nünün diğer politik teoristleri gibi, o da Avrupa’nın ayrılmış bir takım Milli dev­letler yerine Birleşik Avrupa olarak mey­dana çıkmasında büyük faydalar görüyor ve bu yönde politik bir takım arabulucu­luklara da zaman zaman girişmekten ge­ri kalmıyordu. Politik sahadaki birleştiri­ci niteliği dinde de kendini göstermekte ve katolik ile protestan ayrımını ortadan kaldıracak yazılar yazmakta idi.

Diplomasideki birleştirici eğiliminin aksine fizik, matematik ve felsefe konula­rında ayırımcı ve iddiacı idi. Mesela Newton’la yaptığı diferansiyel ve integral hesabı hangisinin daha evvel bulduğu ko­nusundaki iddialar bu çeşittendi. Newton ile Leibniz arasındaki bir iddia da yer çekimi konusunu kapsamakta idi. Sonra­dan, Aibert Einstein’in da belirttiği gibi Leibniz’in iddiasındaki doğruluk meyda­na çıkmıştır.

Huygens ile beraber ilk defa mekanik enerjinin bakası prensibini açıkça formüle etmiştir. Leibniz’in enerji anlayı­şı sadece fiziki kanunların çerçevesinde kalmamış, Allah fikrine kadar uzanan bir felsefenin parçası haline gelmiştir.

John Locke’in yazmış olduğu «İnsa­nın anlaşılması üzerine mektuplar» üze­rine yazmış olduğu fakat basılmamış bir teziyle insan psikolojisini ne kadar iyi anladığını ortaya koymuştur. Leibniz, Locke’in fikirlerine hürmet ediyor fakat hafızayı tecrübelerin yazıldığı boş bir sa­tıh olarak kabul etmiyordu. O’na göre hadiselerin beyinde depolanması belirli oluşumlarla meydana gelmekte idi. Leib­niz Dekart’ın ve Locke’un hilafına fikri davranışlarımızın tümünün sadece şuur üstü hadiselerden değil aynı zamanda şu­ur altı hadise ve davranışlardan da meydana geldiğini savunmuştur.

Yazar Hakkında

admin

%d blogcu bunu beğendi: