Kim Kimdir

HİPOKRAT

Tarafından yazılmıştır admin

Bütün tanrı ve tanrıçaların başına yemin ederim ki bu sanatı bana öğretenleri ana baba tanıyacağım, malımın yarısını onlara vereceğim, lüzum görürlerse yardım edeceğim, onların çocuklarını kardeş göreceğim. İsterlerse ücret almaksızın bu sanatı da, bildiğim öteki şeyleri de onlara öğreteceğim.

Sanatıma ait bilgiyi oğullarıma, hocalarıma, tıp kanununa göre yemin etmiş kimselere öğreteceğim, başkalarına ifşa etmeyeceğim.

Tedavi usulünü kabiliyet ve muhakemenin emrettiği hastanın menfaatine en uygun gelen şekilde tatbik edip zararlı, düşmanca muameleden sakınacağım, hiç kimseye zehir vermeyeceğim gibi soranlara da bunu öğretmeyeceğim. Kadınlara çocuk düşürmek için âlet, ilaç tavsiye etmeyeceğim.

Saf ve mukaddes bir hayat geçireceğim, mesleğimi de buna göre tatbik edeceğim. Girdiğim evlere hastanın menfaatini düşünerek gireceğim, evde irtikap veya fenalık fiillerini aklımdan geçirmeyeceğim. Köle veya hür, erkek veya kadın, kimseyi aldatmayacağım. İnsanların hayatına dair duyduklarımı, bana sır olarak verildiği takdirde mesleğimi ilgilendirsin, ilgilendirmesin kimseye ifşa etmeyeceğim.

Bu yemine sadık kaldıkça temiz bir hayat süreyim, herkesin saygısını, güve­nini kazanayım, bunu yapmazsam her türlü felâkete uğramayı hak etmiş olurum.

İnsanın sağlığı için mücadelesi şaşılacak dere­cede dinsel inançlarıyla karışmıştır. Bu hâlâ da böyledir; hastanın iyileşmesi için dualar, Allah’a yakarışlar her gün rastlanan bir olay değil midir? Bunu normal karşılamak gerekir, çünkü bedeni acıların çoğu ruhi sıkıntılardan ileri gelmektedir; ruhi sıkıntıların giderilmesi sonucu, insan çoğu ke­re fiziksel sağlığına kavuşur.

İnsanın sağlığı için mücadelesi vahşi ormanlar­da, kayaların çok sık olduğu ve insan ömrünü kı­sıtladığı devirlerde başladı. Tarih öncesi zaman­larda bile, tıp bilimi bu zalim mücadele içinde in­sanın yaşantısını etkiliyordu. Sonraları bulunan fo­siller, Taş Devri insanlarının kırılan kemikleri ona­rabilecek ve hastaya işkence eden kötülüğün (şey­tanın) çıkıp gitmesi için hastanın kafatasına bir delik açacak kadar tıpla uğraştıklarını ortaya koymuştur.

Tarih başladığında ise rahipler doktorluk gö­revini yerine getiriyorlardı ve hastalıkların teda­visi veya ölümden, yani insanların kaderinden doğ­rudan doğruya tanrılar sorumlu idiler. Sonuç ola­rak insanın ilk (temel) düşünce olması gereken bu bilim dalında, batıl itikatla karışık bir din! ina­nış ve tevekkül ve çoğunlukla bilgisizlik o vakitler tıp biliminin yegâne araçları idi.

Yunanistan’da şifa tanrısı Aesculapius (asklepios) idi.

Aesculapius için dikilen anıtların kalıntılarına hâ­lâ rastlanmaktadır. Kendisi çok büyük ve çok popü­ler bir tanrı idi. İnsana sağlığını bağışlayan ve ağ­rılarından kurtaran bir tanrı için bu sevgi olağan bir şeydi şüphesiz. Sağlığa kavuşma, acılardan kur­tulma, insan için bundan daha değerli bir şey ola­bilir mi? Aesculapius’un türbesinde hastalar, za­yıflar ve bitkinler dua ederler ve orada uyuyup ka­lırlardı. Rüyalarında tanrının sihirli elleri başları üzerinde gezinir ve hastalıklarından kurtulmuş ola­rak uyanırlardı. Bu her zaman böyle olmazdı pek tabii. Çoğu kere tanrı bu yakarışlara kulak asmaz ve bu biçare kişiler kendilerini ölüme terk etmek üzere evlerine yollanırlardı.

Tanrının müşfik ve müessir olduğu, türbesinde sağılık bulan kişilerin bıraktığı sayısız tanıklık belgeleriyle kanıtlanmıştır. Parmakları felce uğra­mış biri Aesculapius’a yalvarmış, rüyasında tan­rının kendisini ellerinden tuttuğunu görmüş ve iyi­leşmiş olarak uyanmıştır

Gözleri kör olan Alcetos rüyasında tanrının el­lerini gözleri üzerinde koyduğunu görmüştür. Sabah uyandığında Alcetos’un gözleri aydınlığa ka­vuşmuştu. Aesulapius’un mabedinde bir köpek Thyson’un kör gözlerini yalamış ve gözler iyileşmiş­tir. Başka bir belgede ise şunlar var. Arata’nın kı­zı sıskalık illetine tutulmuştu. Arata Epidaurus’da ki tapınakta dua etti va acayip bir rüya gördü. Eve döndüğünde kızının da aynı rüyayı görmüş oldu­ğunu ve bu illetten kurtulduğunu öğrendi.

Bu tanıklık belgeleri acaba ne dereceye kadar doğru? Şüphesiz hepsi de Aesculapius’a «Şifa tan­rısı» olarak ün kazandırmış. Ancak unutulmamalı ki o devrin tıp konusundaki bütün bilgileri tapına­ğın koruyucusu rahiplerin inhisarında idi. İkinci önemli hastası ise Democritus (demokritos) Makedonya’da iken Yunanistan’ın veba salgınında Şifa tanrısına yardım ellerini uzatmış olamaz mıydı?

Tanrıdan şifa dileyip iyileşen ve kendilerini bu mezhebe adayan kişilerin sunuları, tapınağın yegâne gelir kaynağı idi. Bu nedenle de rahipler, gelir kaynaklarını tehlikeye sokan bir bilim adamına iyi gözle bakmazlardı. Şifa tanrısı etrafında yaratılan bu kültün devam etmesi gerekiyordu. Bunun için de din adamları aşağılık! doktorların çabala­rını çatık kaşla karşılıyorlardı ve nihayet Hippocrates (Hipokrat) ortaya çıktı. Rahipler Hippocrates’in hiç umurunda değildi ve özellikle Aesculapius’la hiç il­gilenmiyordu. O her şeyden önce insanları iyileş­tirmek istiyordu. Bunu yapabilmesi için de insan­ların niçin hasta olduklarını bulması gerekiyordu.

Hippocrates M.Ö 460 yıllarında İstanköy (Kos) adasında doğdu. Rivayete göre ataları babası tara­fından Aesculapius’a anası tarafından Herkül’e ka­der uzanıyordu. Eğer bu doğru ise Hippocretes’in hiç de iyi bir evlât olduğu söylenemez. Çünkü Hippocrates Aesculapius’u tahtından indirmiş ve Herkül’ün çabaları üzerine gölge düşürmüştü. Böylece nankör bir oğul olduğunu ortaya koymuştu.

Hakiki babası doktor Feraclides annesi Phaenarete idi. Önceleri babası ile birlikte tıp bilimi üzerinde çalıştı. Fakat sonra bununla yetinmeyip dev­rin büyük doktoru Selybria’lı Herodicus’un ayakları dibine oturarak bilgisini geliştirdi. Vücudun kötü ve fazla sıvılardan (humar) arınması için hastala­rına otuz kilometre yol yürüten işte bu Herodicus İdi.

Sonra Hippocratas seyahat ederek çalışmala­rını, bilgisini ilerletti ve bir sonuca ulaştı. An­cak Hippocrates’in seyahatleri kendinden önceki bilim adamlarına göre pek fazla sayılmaz. Örneğin Uzak Doğuyu hiç görmedi. Mısır’a gittiği de pek sa­nılmıyor. Mesleğini daha çok Taşoz adasında ve Tesalya’nın çeşitli kasabalarında geliştirdi ve uygu­ladı.

İlk önemli hastası Makedonya Kralı II. Perdiccos’la karşı karşıya olduğunu öğrendi ve Perdiccosun (Perdikkas) bütün ısrarlarına rağmen kendi öz yurdu tehlikede iken kendisinin dışarda kalmaya gönlü razı olmadı. Derhal Atina’ya döndü ve bü­tün kentin çeşitli yerlerinde büyük ateşler yaktırarak salgını önledi. Hippocrates demircilerin veba­ya yakalanmadıklarına dikkat etmiş ve bu ona yan­gının mikropları öldürücü rolü hakkında fikir ver­mişti. Fikri uyguladı ve başardı.

Doktor-rahip bir aileden gelen Hippocrates en sonunda bu kültü yıktı. Muska ve büyü gibi şeyleri kaldırıp attı ve duanın gücünü tamamen red­detti. Hippocrates, Aestulapius’a inananlara karsı çıkmış bir asi idi. Tapınaktaki rahiplerin bu ko­nuda neler düşündüklerini söylemek imkânsız. An­cak Hippocrates’in bu düşünce ve davranışından dolayı herhangi bir kovuşturmaya uğradığı veya ölümle tehdit edildiği konusunda da hiç bir kayıt yoktur. Ne de olsa Hippocrates tek başınaydı, oysa hastaların sayısı pek çoktu.

Hippocrates tek bir kişiydi ama büyük ve güçlü bir kişi ve yüzyıllardır hüküm süren şifa tanrısının mabedini temelinden sarsmış, hasta­lık ve sağlık konusunda insanlığı her gün yeni ve açık kavramlara götüren yani bir devir açmıştı.

Hippocrates korkusuzdu ve dürüsttü. Bilmediği pek çok şey vardı fakat o, bütün ömrü boyunca tek bir şeye sarılmıştı: Öğrenmek arzusu. Kendi gözleriyle görmeden ve elleriyle dokunma­dan herhangi bir şeye inanmayan, gördüğü ve do­kunduğu şeyin doğruluğu konusunda hâlâ emin ol­mayan şüphecilerden biriydi.

Hipprocrates’in ahlaki görüşleri ve dürüstlüğü göklere çıkarılmış ve onun mesleğine ve insanlığa olan tutkusundan bugün «Hipokrat Yemini» olarak bilinen ve her doktorun bu mesleğe girerken tek­rarladığı yemin doğmuştur. Bugün pek çok ülkede genç doktorlar bu yeminle başlıyorlar mesleğe:

Hipokrat Yemini

«… Ömrümü namuslu ve kutsal bir şekilde geçirecek. Mesleğimde dürüst olacağım. Mesleğim gereği, doktorluğum sırasında insanların hayatları­na dair gördüğüm ve işittiğim sırları hiçbir zaman, hiç bir yerde söylemeyeceğim…».

Hippocrates doksan yaşlarında Tesalya’nın kasabasında öldü. Fakat adı asırlar boyunca yaşadı ve Hippocrates adı etrafında efsaneler ve öyküler yaratıldı.

Hippocrates tıp tarihinde, baktığını görmesini bilen ve gördüğü şeylerin nedenlerini araştıran ilk in­sandı. Efsaneleri ve halkın inançlarını bir yana it­ti ve sağlığın sırlarının çözümüne doğru kendisine yol açmaya koyuldu. Hippocrates bilmek istiyordu. Hastaları iyileştirmek için bilmek istiyordu. Has­talarının hayranlığını kazanmak, esrarengiz tavırlar takınmak, blöf yapmak değildi, isteği, iki tedavi sisteminden, daha gösterişsiz ve daha basit olanını seçmeyi şiar edinmişti. Hastayı etkilemek için yapı­lan bir takım gösterişler ve ukalalıklar, ona göre bir çeşit aldatmaca, bir çeşit hile idi. Oysa o, her şeyin üstünde kendisine başvuran kişilere karşı dürüst olmak istiyordu. Bu dürüstlük anlayışını öy­lesine ileri götürmüştü ki durumu ümitsiz olan hastalara bakmayı reddediyordu.

Hippocrates, tıbbı felsefeden ayırmış ve onu bir bilim haline getirmiştir. Çalışmaları ve tedavi işlemi konusunda sağlam bir yöntem kurmuş ve böylece kendisinden sonra gelenlere kendisinin bı­raktığı yerden devam edebilecekleri sağlam temel­ler bırakmıştı. Kendinden sonra birkaç yüzyıl bo­yunca bir şey kaydedilmemesi onun kabahati değil­di şüphesiz. Daha sonraları ise Gelen geldi. Hippoc­rates yolun önünü açmıştı; ondan sonra gelenler Hippocrates’in bıraktığı yerde başlamak üzere devam ettiler.

Hippocrates’in öğretisine göre, insan vücudu doğal bir iç ateşle ısınıyordu ve bu ısının kaybı ölüme sebep oluyordu. Ona göre bu ısı bebeklikte en fazla hüküm sürüyor, ömür boyunca yavaş yavaş azalarak ölümle sona eriyordu. Hippocrates bu ısı­nın kaynağı olarak insan kalbini göstermişti. Hiç insan vücudu kesip biçmemiş ve kan dolaşımı hak­kında hiç bir şey bilmeyen biri için gerçekten şa­şırtıcı bir tahmindi bua

Hippocrates’in yaptığı teşhislerin temeli insan vücudundaki dört sıvı idi: kan, sümuksü sıvı olan balgam (phlegm), sarı safra ve kara safra. Sağlıklı bir in­sanda bu sıvı maddeler uygun oranlarda karışmış olarak bulunuyordu. Uygun oranların ne olduğu konusunda Hippocrates bir şey söylemiyor. Ancak bu sıvıların yanlış karışımı hastalık, doğru (uygun) karışımı sağlık demekti.

Hippocrates bir hastaya bakmak için çağrıldı­ğında derhal tedaviye başlıyordu. Bizim için bu normal gibi görünüyorsa da önceki tedavi biçiminden kesinlikle ayrılıyordu. Mısırda ve başka yerler­de hasta önce bir yere yatırılır ve beşinci güne ka­dar hastaya hiç bir şey yapılmazdı. Bu süre sonun­da eğer hasta hala yaşamakta ise, kendisini kurtar­mak için çaba sarf edilirdi. Böyle bir sistemde, muhtemelen ölüm çoğu kere doktorların imdadına yetişiyor ve onları bir sürü külfetten kurtarıyordu. Hippocrates bu tedavi şekline son verdi. Ona göre mantıksız bir sistemdi bu.

Hippocrates, önce hastasının yiyeceklerini dikkatle inceliyordu. Bu sebeple Hippocrates’e ilk diyet uzmanı denebilir. Makul bir şekilde yemek ye­mek sağlığın ilk şartı idi; sağlığı tekrar kazanmak ise ancak akıllıca bir gıda rejimi ile mümkündü. Ona göre, iyi ve kötü doktorlar arasındaki fark tedavinin nasıl yapıldığı ile ilgiliydi ve uygulanan gıda rejiminden ileri geliyordu.

Onun zamanında had safhadaki hastalıklar için geliştirilmiş bir tedavi sistemi yoktu. Hippocrates bu konuda da öncülük yapmak zorundaydı. Çağ­daşları, çoğu kere böyle durumlarda hastayı aç­lıktan ölü duruma getiriyorlardı. Hippocrates bu aptalca tedavi şeklini kınadı ve reddetti. Hastanın ağır gıdalar yiyemeyecek kadar zayıf olduğu durum­larda, Hippocrates, arpa suyu, tatlı şarap ve bal şerbetine başvuruyordu. Bol miktarda su ve balın kaynatılmasıyla elde edilen bal şerbeti besleyici bir gıda olarak çok işe yarıyordu.

Ateşli hastalıkların tedavisinde de Hippocrates, bütün önceki uygulamaları altüst etti. Bedenin ateş­le zayıf düştüğü durumlarda, gıda ve hareketlere çok dikkat edilmesi gerektiğini aşırı yemek ve şid­detli hareketin tehlikeli olabileceğini söylüyordu. Bu görüşüyle Hippocrates, bugünkü modern anlayışa yaklaşmıştır. Kendinden önce pek çok ateşli has­ta şiddetli hareketler ve ağır gıdalar gerektiren bir tedavi şekil uygulanmak suretiyle ölüme sürüklenmişti. Bu tedavi biçiminin kökeni, bu şiddetli hareketlerin kötü ruhları kovacağı şeklindeki dini inanışa dayanıyordu.

Genel olarak Hippocrates aşırı sağlığın has­talığın yakın akrabası olduğu fikrinde idi. Bu fi­kir şu aksiyonla ifade edilmiştir: «Sağlıklı kişiler sağlıklarının farkında değillerdir, sadece hastalar sağlığın değerini bilirler.» Bu kuramın sonucu ola­rak Hippocrates, her şeyde itidal tavsiye etmiştir. Ona göre, akıllıca yaşamanın altın anahtarı her şeyde itidal sahibi olmaktır.

Hippocrates, kendinden önceki doktor-rahipler­den kalan 265 çeşit ilacı çok dikkatle kullanmıştır. O öncelikte iklim, su ve akıllıca uygulanan bir gıda rejimine güvenmiş ve gerisini doğanın hükmüne bırakmıştır. Rüzgârlar, sular ve yıldızların insan sağlığı üzerindeki etkileri hakkında yazılar yazmış­tır. İklimin etkileri konusunda yaptığı incelemeler ve yorumlar hala değer taşır. Yıldızlara gelince O da kendisini çok yakından çevreleyen karan­lık geçmişin etkilerinden tamamen kurtulamamış ve Sirius (*) ve Arcturus (**) doğarken ve Pleiades (***) batarken, mikroplar ve hastalıkların her zamankinden daha yaygın olduğunu ileri sürmüştür.

Hippocrates hastalığın bir ceza olarak tanrılar tarafından gönderildiği şeklindeki eski görüşü red­detmiştir. «Kutsal Hastalık» adını taşıyan epilepsinin (Sara) bile tanrısal kökenini inkâr etmiştir. Ona göre hiç bir hastalık, bir diğerinden daha kut­sal değildir; bütün hastalıklar doğal sebeplerden ile­ri gelir. Bu doğal sebepler arasında Hippocrates sı­cak, soğuk, rüzgâr ve güneşi sayıyordu.

Hippocrates, kemikler, kemiklerin bağlantıları ve yerleri hakkında da bazı şeyler biliyordu. Kaslar ve iç organları hakkındaki fikirleri ise biraz karışıktır ve çoğunlukla yanlıştır. Sinirler ve sinir sistemi hakkında ise hiç bir şey bilmiyordu.

Hippocrates beyini yapışkan bir sıvı ifraz eden bir beze olarak düşünüyordu. Ancak düşünceyi beynin bir faaliyeti olarak tanımladığı konusu pek kesin olarak bilinmiyor. Böbrekleri de bezeler ola­rak tanımlamıştı; fakat ona göre, böbrekler içilen sıvı maddelerden suyu alıp mesaneye aktarmak gi­bi bir özelliğe sahipti.

Hippocrates’in yanılgılarına ve hatalarına tebes­süm ederken, şunu unutmamalıyız ki Hippocrates insan vücudunun teşhir edildiği (parçalandığını) hiç görmemişti; mikroskopu yoktu ve kimya konu­sunda hiç bir şey bilinmiyordu. Ne mikroplar hak­kında, ne de guddelerin (beze) ince ve ustalıklı işleyişleri hakkında hiç bir bilgisi yoktu. Karanlık bir odada, hiç bir aleti olmaksızın, hassas bir aygıtı (cihazı) onarmaya çalışan biri gibiydi. Çabaları, gerçi biraz acemiceydi ve yetersizdi. Fakat üzerinde çalıştığı makinayı tahrip etmedi.

Çevresindeki her çeşit batıl inanışları yıkmaya uğraştı ve hastalıkların doğal nedenlerden ileri gel­diğini beyan etti. Batıl inançların yalancı esrarını yok etti ve böylece bu inançların korku ve dehşeti­ni azalttı.

Hippocrates, tıp biliminin, eskimeye yüz tutmuş bir dinin tapınaklarında ölüme terk edildiğini gör­müş ve onu bu tapınaklardan kurtarmıştı. Tıbbın, insanın acısını dindirmek gibi büyük görevine de­ğer vererek tıp bilimini canlı ve etkin bir hale ge­tirdi ve insanlığın hizmetine sundu.

Yazar Hakkında

admin

%d blogcu bunu beğendi: