Kim Kimdir

İBN-İ SİNA

Tarafından yazılmıştır admin

Amuderyâ’nın bir kolu yakınlarındaki Gürganc’ın Şirazî gül bahçelerinde, yahut Harizm ilinin öteki kuytu gölgeliklerinde, yapa­yalnız biri dolaşırmış, bin yıl kadar öncesi Ak sarıklı, ciddi yüzü kara sakallıymış elinde hep bir kitapla gezermiş ki sürekli kıpırdayan dudaklarından belki şu sorular dökülerek: “Ben kimim? Ben neyim? Görevim nedir? Yolum nereye?”

“Öteki bilgiler yanında tıp da öğreniyor, teorik bilgimi hastalar üzerindeki gözlemlerle bütünleştiriyordum. Böylece aralıksız çalışmayı sürdürdüm. Geceleri de okumakla, yazmakla uğraşırdım. Bir ara Aristoteles’in “Metafizik”ini incelemeye başladım. Bu kitabı belki kırk kez okuduğum halde anlayamadım, umutsuzluğa kapıldım. Bir mezattan, salık verilen başka bir kitabı salın aldım. Bu, Farabi’nin aynı konu üstüne yazdığı “Mabadüttabia” adlı kitabıydı. Eve gelince hızla okumaya başladım O ana kadar anlayamadığım konuyu hemen kavradım ve secdeye kapanarak Tanrı’ya şükranlar sun­dum.

Şimdi bu sözlerin sahibi İbni Sina’nın kısacık yaşam öyküsüne bir göz atalım. Kökeni Mevlânâ dan önceki Belh şehrine dayanır. Soyu Samanoğulları devletinin başkenti Buhara’ya yerleşmiş varlıklı, memur bir aileden gelir, öyle yetenekli bir çocuktur ki, Kur’ân-ı on yaşında ezberler, onyedisınde döneminin geçerli temel bilimlerini öğrenir ve kendisine “genç hekim”dedirtir. Bir gün Emir Mansur’un oğlu Nuh bin Mansur hastalanır. Genç hekimi saraya çağırırlar, O da hastasını şifâ’ya kavuşturur. Böylece sarayın saygınlığı yanında, zengin kitaplığını da kullan­ma hakkını kazanır. Tükenmez okuma, öğrenme, inceleme, araştırma açlığı içinde düşünmeye, yazmaya koyulur. Batı kendisini “Avisenna” diye tanır. “Tıp Kanunu” adlı kitabını yüzyıllar boyun­ca sağlık okullarında elkitabı olarak okuturlar. Sinaoğlu, bilgeliğini “şifa” ve “necat” ile hekim­liğini “Tıp Kanunu” adlı eserleriyle belirler. Son kitap beş cilttir. Son cildi ilâçlara ayrılmıştır. Osmanlı Padişahı Sultan Mustafa III, 1766’da kitabın Türkçeye çevrilmesini ferman buyur­muştur.

Emir’in ölümü üzerine Hekim-Filozof Buhara’dan göç eder. Harizm ve Horasan illerinde dolaşır. İftiralara uğrar, yerli politik otoritelerle çatışır. Aynı zamanda gezmeyi, yeni yerler ve yeni şeyler görmeyi de sever. Dönemin büyük bilgini Ebu Reyhan El-Birunî ile birlikte çalışır. Ayrıca Ebu Muhammet Şirazî kendisini koruma kanatları altına alır. Çetin ve karmaşık konuları tartışırlar.

Burada küçük bir parantez açmakta yarar görülür. Bugün hazır bulduğumuz bilim kolları acaba kendiliğinden mi oluşmuştur? Elbette ki her bilim ve kültür kolunun yükselen yapısı, yüzyılların emeğiyle ve tek tek konulan tuğlalardan meydana gelmektedir Hele ömrünün ilk yarısını kendini yetiştirmekle, ötekisini meyvele­rini vermekle geçiren bu bilgin irili, ufaklı iki yüzü aşkın eser de yazmıştır. Şüphe olmaya ki bu sonuç, kendinden öncekilerin attığı temeller üstüne oturtulur öyleyse, bilime şüpheyi sokan Makedonyalı “İlk Hoca” Aristoteles’tir. Sanki bin üç yüz yıl sonra “İlk Hoca”, Atina’daki “Lise” adlı açık hava okulunun bahçelerinden O’na şöyle seslenir “Duymayan insan hiçbir şeyi bilmez ve anlayamaz Akıl, gerçekte sayfalarında hiçbir şeyin yazılı olmadığı bir kitaba benzer…. Herkes canı isteyince düşünebilir; ama duymak kimsenin elinde değildir, duyabilmek için duyulan nesne­nin var olması şarttır. Bir varlığın bozulması başka bir varlığın üremesi demektir.” ve dahası “Mekân, nesneyle aynı zamanda vardır. Zaman ise hareketin sayısıdır. Demek ki varlık, madde­den biçime, güçten eyleme, varlıktan varlığa durmadan gelişir. Gerçekçilikte düşünceler ve kavramlar, düşüncesi oldukları tikel (cüz’î) ve duyumsal nesnelerden ayrılamazlar” Yine O’nu dinlersek. “Ancak genelin bilimi olur. Güç halindeyken bilim Genel’e. eylem halindeyken Tıkel’e yönelir v.b ”

Bu sözleri duyan Şinaoğlu, “Bilgiler önce tasarım ile başlar ve sonra kıyas ile değerlenir” der ki modern mantıkta bir aşama sayılır. Ardın­dan felsefe konularına geçer. Tıpkı hocası gibi felsefeyi şu iki ana bölüme ayırır.

1) Kuramsal hikmet metafizik, doğa felsefesi ile matematiğe dayanan konuları içine alır.

2) Amelî hikmet

  1. a) Siyaset veya medeni hikmet
  2. b) Ev hikmeti veya ekonomi
  3. c) Ahlakî hikmet, gibi eylemli üç dala daha ayrılır

Bu iki bölümdeki bilginin, akıl ilkeleri ve mantık kuralları süzgecinden geçmiş olması gerekir ki bir senteze varılabilsin. Bura­daki mantık Aristoteles’in armağanı “formel, biçimsel, sûrî” diye adlandırılan doğru düşünme yoludur. Doğunun filozofu da kılavuzları gibi toplumdan bireye doğru bir gidiş yolu izler. Çalışmalarının geniş bir alanını din ile felsefeyi bağdaştırmaya ayırır. O na göre din felsefesinin dört ana konusu vardır

1) Yaradılış Tanrı, yaratıcı ‘hâlik, yaratılmış evren ise “mahlûk”tur Yine Tanrı, “ilksebep”in başlangıcı, amacın sonu ve zorunlu varlıktır. Tek tanrıdan ilk çıkan varlık akıl olmuştur. Tanrı, yani yüce akıl, yalnız tümel­leri (külli) ve genel geçerliği olan değişmez ilke­leri bilir. Ama ayrıntılarla ilgilenmez.

2) Ahiret Ruhların ilk kaynağı olan sonsuzluğa uzantısıdır. Tüm ruhlar, geldikleri ilk tanrısal öze dönerler. Bu dönüş olayının adı “ölüm”dür

3) Peygamber­lik Tanrı, insanları yarattı ve onları özgür iradeyle donattı. Böylece iyilik ve kötülük seçe­neği irade yeteneğinden doğacaktır, özgür irade, tanrısal yardımın sonsuz bir kaynağıdır. Yalnız tanrının elçileri özgür irade yanında üstün bir seziş gücüyle de donatılmışlardır. Olağanüstü kavram gücü, evrensel faal akılla birleşerek “vahiyleri oluşturmuşlar

4) Tanrı bilgisi Tanrı bilici ve görücüdür Varlığı kanıta sığmayıp kendi kendini gerekil kılar

Halkımız arasında “Lokman Hekim” diye de anılan eski doktorun insanı değişik bir açıdan tanımlaması ilginçtir. “Uyanık Oğlu Diri”nin hayal, gazap ve şehvet üzerine yazdığı bir öyküsü de vardır. Oysa “Uyanık Oğlu Diri”nin kimliği şöyledir Baba adı: Uyanık, yani var olan bir kökten gelir. Kendi adı Diri, yani akıl Ülkesi Akıl Dünyasıdır İşte bu akıl yukardaki ilkel duy­guları birer birer eleştirir. Onlara doğru olan “Ölçü” yolunu gösterir

Tıp, fizik, astronomi, felsefe, müzik üstüne çeşitli risaleleri vardır. Eserlerini günün modasına göre arapça, pek azını da farsça yazmıştır. Doğu’da çöreklenen dogmatik bilim ve felsefe tortusu üstüne tam zamanında doğan bu yıldız, sonradan yıllarca dünyamızı aydınlatmıştır. Örneğin, eserlerindeki konularda, sanki İskenderiye okulu ile Grek okulu, İslamiyet’in Buhara’sında bir araya gelmişlerdir, özellikle aklın tanımlanması ve bölümlere ayrılmasında ilk hocaları Aristoteles ile Farabi’den ayrılır. Kendine göre aklı beş çeşide böler.

Yaşamı, fikirleri ye eserlerine kısaca dokunup geçtiğimiz İbni Sina’ya göre bilimlerin sınıflandırılması şöyle olup, bilimler, maddeyle biçim bağlantısı bakımından üçe ayrılırlar;

  1. Doğa bilimleri, maddesinden ayrılmamış biçimleri içerir
  2. Maddesinden ayrılan formların bilimleri, metafizik, mantık ve yüksek bilimleri açıklar
  3. Maddesinden ancak insan düşüncesinde (zihinsel) ayrılan, bazen de maddesiyle birlikte olan biçimlerin bilimidir ki matematik veya “Orta Bilimler” adını alırlar İşte bu ortadakiler her iki bölüm arasındaki bağlantıyı kurarlar.

İbni Sînâ, tıp araştırmaları yaparken bazı hastalıkların bulaşmasında göze görünmeyen birtakım yaratıkların etkisi olduğunu, yani mikropların varlığını sezmiş ve bu bilinmeyen mahlûklardan eserlerinde sık sık bahsetmiştir. Mikroskobun henüz bilinmediği bir devirde böyle bir yargıya varmak çok ilginçtir.

Bugün hala Paris Üniversitesi’nin tıp fakültesi öğrencileri St. Germain Bulvarı yanındaki büyük konferans salonunda toplandıklarında iki kişinin duvara asılı büyük boy portresiyle karşılaşırlar. Bu iki portre, İbn-i Sina ve er-Razi’ye aittir.

Başlıca eserleri: el-Kanun fi’t-Tıb, (“Hekimlik Yasası”); Kitabü’l-Necat, (“Kurtuluş Kitabı”); Risale fi-İlmü’l-Ahlak, (“Ahlak Konusunda Kitapçık”); İşarat ve’l-Tembihat, , (“Belirtiler ve Uyarılar”); Kitabü’ş-Şifa, (“Sağlık Kitabı”).

1037 Haziranında Ramazan ayında 57 yaşında ölmüştür. Kabri Hanedandadır.

 

Yazar Hakkında

admin

%d blogcu bunu beğendi: