Güncel Kim Kimdir

KONFÜÇYÜS

Tarafından yazılmıştır admin

Acaba yeryüzünde kaç ulusun atasözü vardır ki Çince‘den tüm dünya dillerine çevrilerek hep aynı anlam ve değerini bulmuş olsun?; “sana yapılmasını istemediğin şeyi, başkalarına yapma!..” Bunu söyleyen ne bir din kurucusu, ne bir Tanrı elçisi, ne de bir reformcudur. Tam tersine, tıpkı bizim gibi yalınkat, yalınayak birisi, hem de özgün aklı, düzgün düşünceleriyle. Bu yücelik ile takvime dayanma sürekliliği nasıl oluyor? Onun sözlerini zaman çarkı, ötekiler gibi niçin aşındıramıyor? Hele bir görelim Kung Fu kimdir? Kung Fu Dsi, Çin dilinde ve Lu derebeyliğinde, “Filozof veya Üstat” anlamına gelen “Kung” adıyla başlar. Zamanla, Cizvit papazları bu adı Latinceye uydurarak “Konfüçyüs” demiş­ler ve öylece de dünyaya yayılmış. Acaba nesi var ki bunca yıkım ve değişimlere karşın, insanlık dünyası, yirmi beş yüzyıldan beri bu sarı yüzlü Çinli öğütçüyü dinliyor? Hâlâ belâlar, bunalımlar ve dar zamanlarında birbirlerine hep onun ağzıyla sesleniyorlar; “Karanlıklardan yakınıp sızlanacağına, ne olur bir mum da sen yaksana!”.

Üstat Kung Fu’nun öğretileri, Budizm ile Taoizm’den daha sonraları hemen Çin ülkesine yayılmış. Kendisi istemediği halde, bir gün, toplumun Konfüçyanizm dinini oluşturuvermiş. Hani mitolojideki yarı Tanrılar benzeri. Gönül­süzce görünmeyenlere masallara karışmış öğlesine. Oysa “O”, Göklere ve öteki dünyaya sığın­madan tüm gücünü, Doğa’dan ve insan kardeşlerinden alıyordu. İşte biz onun sonraki örtülerine aldırmayarak, kendisini yalınkat kişiliği ile çizmeye çalışacağız. İlginç yaşam şeridinde nasılsa benekli sislere, parçalı karaltılara bürünse bile… Tıpkı, ölümünden az önce, bir öğrencisinin dua hakkındaki sorusuna: “Benim duam, öz yaşantımdır” demesi gibi.

Filozof Kung, Çin’in Şantung ilinin güneyba­tısındaki Lu Prensliği’nde (Dukalık, Derebeylik) doğar. Soylu bir aileden gelen kahraman yaşlı bir komutanın tek oğludur. Söylentiye göre soyu, Sung hükümdarlarına kadar uzanırmış. Güneş takvimine göre de doğumu, M.Ö. 551 yılının 27 Ağustosu’na rastlar. Bu tarih, Hindistan’da Buda, Yunanistan’da Pythagoras, Mezopotamya’da Nebukadnezar’ın yaşadıkları ve Bâbil’de Yahudilerin tutsaklandığı dönemdir. Daha Batı’da Sokrates ile Empedokles bile henüz yola çıkmamışlardır.

Küçük Kung üç yaşında öksüz, anası ise on sekizinde dul kalır. Her yoksul öksüz ve dulun çektiği acıların tümünü beraberce çekerler. Çocuk 7 yaşlarında öğrenime başlar. Şimdi öyküsünü kendinden dinleyelim: “On beş yaşım­da öğrenmeye gönül verdim Otuz yaşında ayaklarım sağlam olarak yere basıyordu. Kırk yaşında tereddütlerimi yenmiştim. Elli yaşında göklerin emrinin ne olduğunu biliyordum. Altmış yaşında buyrukları yumuşak başlılıkla dinliyordum. Yetmiş yaşında duygularımın gös­terdiği yola yöneliyordum; çünkü artık beni yanıltmayacaklarını ve dengenin sınırını aşmaya­caklarını biliyordum”. Zaten bizim de kendisini izlerken tutacağımız yol masallardan ziyade, önceki kılavuzların geçerli yolu olacaktır ve “Gerçekten iyi olan kişi, hiçbir zaman mutsuz olmaz. Olgun kişi bunalıma düşmez. Yiğit olan korkmaz. Kişinin yaşantısı bütünüyle dürüstlük olmalı. Yoksa üzüntülerden, tehlikelerden hiç kurtulamaz”.

O sıralarda Çin’de, kurban sunaktı, dinsel ayinler ile ataerkil eski töreler egemendir. Daha önceleri Buda ile Tao kendi inancalarını şöylece yaymışlar. Buda ve Brahma’nın adını sıkça yinelemek, perhizle yaşamak, hacca gitmek, başkalarına karşı yüce kalpli davranmak üstün ahlâklı olmakla bu dünyadan kurtulup Nirvana’ya kavuşmak. Taoizm ise kendi inanış­larına, yaşamda iç dinginliği ile ruh dirliğini baş ödev olarak salık verir. Bununla beraber bir yan­dan da dürüst ve ahlâklı bir yaşam ister. Düşün­ce kişisel ve toplumsal olanların ta ötelerine ve evrensele uzanmalı der. Ayrıca canlılarla ilgili büyücülüğe ve ölümsüzler katına çıkartılmış ulu kişilere tapmak gibi sapkın inançlara da yer ayırır. Onun yaşadığı çağda toplumun dinsel sergisi aşağı yukarı bu görüntüdedir. Ama Konfüçyüs, “Adamlık (Jen), kendi kendini yen­mek ve kendisini güzellik kanunlarına yönelt­mektir.” diye öğütlüyor.

Kung Fu on dokuzunda kendi soyundan bir kızla evlenir. Çocukları olur ama hiç de onun yolunu izlemezler. Bir süre devlet hizmetinde çalışır. Yirmi bir yaşında Lu’da özel bir okul açar, öğrencilerini de kendi özel yöntemiyle seçer. Aslında Kung hocanın kendisi de Çin’de sürege­len “Ju”lar yani “Okumuşlar yahut Güçsüzler” katındandır. Belki bu yüzden Çinliler, Konfüçyüs felsefesine “Ju Felsefesi” de derler. Zaman içinde büyük Çeu hanedanı güçsüzleşirken ülkenin egemenlik haritası da parçalanır. Onun yerini, daha zorlu ve çeşitli bölge derebeyleri aralarında paylaşırlar. Başsız Çin’de, iç kaynaşma, karışıklık ve kargaşayı, dış saldırılar izler ve de yıllarca sürer, gider… Yine Kung şöyle söyler: “Devlet yöneti­minin üç doğru yolu vardır: halkına yeterli yiyecek, yurdunu savunabilecek ordu gücü ve en gereklisi halkın Devletin Başına güvenini sağla­maktır. Yoksa devlet ayakta kalamaz, yıkılır”.

Kavuniçi harmaniyeli “Ju” adlı hocalar, zamanın derebeylik sarayları ile zengin konakla­rında dersler verirler. Bazen de yeteneklerine göre halka, tarih, müzik, töre, yazı, sayı, okçuluk ve savaş eğitimi gösterirler. Çünkü Batı yakasında komşuları, savaşçı Türklerle Moğollar yaşamaktadır.

Acaba, İsa’dan önceki 551’den günümüzdeki üst üste katlanan 2550 yılda, dünyamızdan ikinci bir Kung Fu bilgesi geçebildi mi? İşte Doğu’nun ilk öğretmeni, okuluna her gruptan öğrenci alır. Yoksul ama akıllı çocuklardan verebileceği en az ücreti ister ve “öğrenim için sınıf ayrılığı yoktur.” Derdi. İlle de emeksiz yemek istemezdi. Çin’de İmparator bir tür gelenekçi papaz hüküm­dardır. Nitekim de döneminde kutsal sunakların­dan kurbanlık adına hâlâ insan çığlıkları duyulu­yordu ve Üstat yine: “Üstün insan yoksulluk için tasalanmaz, yalnız hakikat için tasalanır.” diyebiliyordu.

Yıllar geçerken Lu Dukalığında takvim 516’yı gösterir. Gi, Mong, Şu adlı üç büyük ve eski aile birbirlerinin ülkesine karşı savaş açarlar. Acılı, kanlı bir kavga patlak verir. Yönetici Duka, bölgesini bırakarak Tsi toprağına kaçar. Ülkede tedirginlik, kuşku, zulüm artar. O sırada Kung öğrencileriyle bir mezarlıktan geçmektedir. Taze bir mezar başında kocasına ağlayan bir kadın için: “Kötü bir hükümet canavar bir kaplandan daha yabansıdır.” derken öğrencilerine döner: “Devlet adamları ile mandarinler (memurlar) kişisel çıkarlarını ülke yararlarından üstün tutarsa, kurulu hükümetler, yönetim düzenleri az zamanda yıkılır, hattâ bunlar Çin’de bile olsa”… Oysa ki babadan oğula geçen derebeylik düzeni­nin tek dayanağı Han’a bağlılıktı. O çağın Çin’in­de, bir ömrün yarım yüzyıl yaşı, önemli işler yapacakların olgunluk çağıdır. Zira “Gerçekten sağlam olan, nice sürtünürse sürtünsün aşınmaz.” diye, nitelenirler. İşte Duka Dink, Kung Fu’yu bu yaşında Cung Du şehrine vali atar. Bilge Vali, kısa sürede, bölgede asayişi sağlayınca, tüm ülkenin Adliye Bakanlığına getirilir. Komşu top­raklarla ilişkileri üzerine Bakan: “Eğer savaş söz konusu ise barışa, barış elde edilmişse savaşa hazırlanmalı.” buyruğunu verir. Ama kendisi daha önceleri “askerliği” özel ders programından çıkarmıştır. Er geç kötü kişilerin kıskançlığı Bakan Hoca’yı da bulur. Görevinden ayrılmak zorunda kalır. Kalan ömrünü sanat, derleme ça­lışmalarına ayırır. Bundan sonra gezginci yılları başlar (496 – 483). Artık gezici hocanın okulu bahçeler, tarlalardır. Yanındaki yüzlerce öğren­cisiyle hep dolaşarak öğretilerini, nurlu ışıklarını dağıtır. Ama öğrencileri de bunları hemen yaza­rak toplarlar. “Konfüçyüs’ün konuşmalarını içine alan “Lun-yü” adlı en sağlam kaynak günü­müze böylece gelebilmiştir. Bir gün kadın güzel­liği üstüne ve utanarak: “Şimdiye kadar kimseyi görmedim ki kadın güzelliğini sevdiği kadar ahlâk değerlerini de sevsin.” yollu çıplak gerçeği de konuşabilmiştir. Kişiliğine karşı ölüm tehlikesi sayılabilecek olaylar üstüne ve Tanrı için: “Tanrı bendeki ruhu yarattı, başkaları (düşman Huan Tui) bana ne yapabilir ki?” diye sorar. Yine ölüm ve Tanrı hakkında sorulan sorulara karşılık. “Siz yaşam olayının ne olduğunu bilmiyorsunuz; ölü­mün ne olduğunu nasıl bileceksiniz?” ile “Siz daha insanlara hizmet edemezken. Tanrılara nasıl hizmet edebilirsiniz?” açıklamalarında bulunur.

Gezici okulun gezintileri sürerken sırası ve yeri geldikçe: “Çok fazla da tıpkı çok az gibidir, yani onun kadar kötüdür.” diyerek orta yoldaki ölçü ve dengeyi över. Böylece atalara, devlete ve hükümdarlara sarsılmaz bağlılığı ile yeryüzündeki orta ve ortak yolu tutar. Bu tutum, tersini isteyenleri gocundurur, kendine düşman eder. Özellikle devlet kavramının aşınmaması, törelerin korunması başlıca ilkesidir. İnsan ile dünya gerçekleri arasındaki ilişkiler ve onların açıklan­maları ön kaygısı olur İnsanı yücelik katına, erdeme ulaştıran kişisel çabalardır. Keza bir yaşam yenilgisi sırasında: “Seçkin kişi darlıkta da sağlam kalır, Bayağı kişi darlığa düşerse sırayı ve saygıyı tanımaz”.

Bahçeler, tarlalar okulunun hocası hem yürür hem de özlü öğütlerini sürdürür: “Bilgelik şüphelerden, seçkinlik dertlerden, kararlılık korku­dan kurtarır”. Kısaca Konfüçyüs’ün yaşam politi­kası bildiklerinin hayata uygulanması gibidir. Yoksa yenmek için yetiştirilen kabağın, su kabı diye bir yere asılması değil…

Konfüçyüsçüler, konfüçyanizmi hemen 1912 yılına dek din olarak kullanageldiler. Halbuki Üstat, Tanrı hakkında pek az şey söylemiştir örneğin: “Göklerin efendisine karşı gelenin, yani ayaklananın ondan bağış beklemeye hakkı yoktur”. Anasını ve yakınlarını artarda yitirdiği zaman uzun süre yaslar tutar. Ayrıca musiki ile uğraşmış ve onun yüceliğine de ermişti. Bununla ilgili bir öğretisinde: “Bir ülkenin iyi veya kötü yönetildiğini anlamak için oranın müziğine bakmak yeter” göstergesini önerir. Hele şu sözleri bir yerlere asılmaya değmez mi? Seçkin kişi, nefsini aklıyla yönetir ve gerçek cesareti, ödevlerini sarsılmadan yerine getirmekte bulur” Dahası, “Doğruyu iste, iyiye tutun, sevgiyle dol, sanatla ilerle, insanın iyi yaşamasının yolları bunlardır.” öğütlerini yineler

Artık Kung hoca alçakgönüllü ve aydınlıkçı bir bilgedir. Çünkü yüce bir kişi bilgeliği yaşatır, temel söz diyenlere bağlı kalır, temel ilkeleri gözden kaçırmaz ama kendine değer verilip verilemeyeceğini bilemez de… Aklın buyurduk­larını uygulamıyorsan, uzağı göremiyorsun demektir”, Halk dünya nimetlerine sırtını çevirerek, insan kardeşlerinin iyiliği için tozlu yollar tepen bu bilgeyi de kutsallaştırmakta gecikmez. Ne var ki yollarla, yıllar artarda dizilir.

Anakara Asya’mızın doğusundaki o büyük ülkenin adı Çin ve içinde yaşayanlar da Çinlidirler ta upuzun çağlardan beri sabırlı Çinliyi ve en eski ülkesini ayakta tutan iki öğe vardır: 1) Değiş­meyen yurdu ile göçebesiz halkı, 2) Töresel gele­nekli kültürünü kuşaklara aktaran Çin Yazısı…

Yaşlı ve ak saçlı saygıdeğer üstat bir sabah şu şarkıyı söylüyordu. “Yıkıldı Taişan Dağları, koca ağacı devirdiler, Bilge de geçip gidiyor, bir kuru yaprak misali!” ve gidip yattı, yetmiş üç yaşında bir daha gözlerini açmadı. Mezarı Lu’nun kuze­yinde Sse ırmağının kıyısında gömülüdür Duka Konfüçyüs’ün mezarına saygısı hatırına gör­kemli bir türbe yaptırdı.

Yazar Hakkında

admin

%d blogcu bunu beğendi: