Güncel Kim Kimdir

MAHATMA GANDİ

Tarafından yazılmıştır admin

Zamanın takvimi Yirminci Yüzyıla altı yıl kal­dığını gösteriyor. Güney Afrika’da bir İngiliz sömürgesi. Issız bir gece karanlığında, Durban-Pretoria treninden, kara kuru bir adamı kolların­an tutup atarlar. Adam istasyonun soğuk taşları üstüne boylu boyunca yatar kalır. İngiliz memur ve polisi adamın 1. Mevki biletine bakmaz bile çünkü oturduğu vagona yalnız beyazlar binebilir. Kara yolcunun suçu; hakkı olan yük vagonuna binmemektir. Gecenin ayazında taşlar üzerinde uzanan genç adam, Avukat Gandi’dir. Büyük Britanya İmparatorluğu, böyle olağan, ufacık bir olayın, koca bir Hindistan ülkesine mal olacağını nereden bilebilir? Üstelik eski dünyada ırk ayrımı kavgasının ilk tohumlarını atacağını da nasıl kestirebilsin ki ?

Moğollara değin çeşitli Hanlar, Hakanlar ge­lip geçmiş büyüleyici, efsaneli Hint ülkesinden. İngilizler On yedinci Yüzyılın tam başında girmiş­ler buraya. Hemen de askerleri ve yerel yönetim­leriyle bu verimli toprakları sömürgeleştirmeye başlamışlar. Pek engel çıkmamış karşılarına. Zira Asya’nın bu güney yarımadası insanları, belki bin yıldan beri Buda’nın, Muhammed’in buyrukla­rına boyun eğmektedirler. Buda’nın çocukları­na et, şiddet, türlü tutku, başkaldırı ve benzeri eğilim ve gelenekleri yasaklamıştır. İnsansal zaafları ya susturulmuş veya küstürülmüşler. İngiliz Hindistan Şirketi, ülkenin toprağını, taşını, ağacı­nı, suyunu, denizini, hasılı canlı cansız her şeyini sömürür. Sanki tüm yarımada, sınırsız zenginlik­leriyle sağmal bir inektir; memeleriyse Londra’nın ağzına dayalıdır, emilir. Buna karşın Krallık, Avru­pa’da gelişen bilimsel teknik uygarlığı da beraber taşır bu cangıllar ülkesine. Öte yandan ezici baskının altında cahil, yoksul, uyuşuk, pis halk yığınları aymaz uykularını sürdürürler. Yıllarca Hint’in sudan ucuz ham maddeleriyle yapılmış İngiliz malları, orantısız değiş tokuş edilirler. As­ya’dan götürülen ve Britanya Adalarında doku­nan servet atlasını sayısız gemi mekikleri işler durur. Esasen faydacı İngiliz’in baş ilkesi: her zaman ucuz almak, pahalı satmaktır. Örneğin, Hint pamuğunu ada fabrikalarında dokur, aşırı kârlarla yine Hint pazarlarında satar. Hasılı Sa­hip-Efendi buyurur, kulları ve köleleri yapar. Hindistan Şirketi ilgilileri, “Her şey Anavatan için” der. Böylece İngiliz Adaları refahın doruğu­na yükselir.

Önceki yüzyılın ortasından henüz on dokuz yıl geçmiş Hint’teki yerli zenginler kastından gelir Gandhi. On üçünde evlenir, yirmi üçünde Londra’dan avukat olarak döner yurduna. İlk davasını Güney Afrika’da almıştır. İşte o trenden atılma olayı tam orada geçer. Ama o utangaç, tutuk avukatın her düğümünü çözüverir. Değiş­tirir onu, önce yurduna, sonra insanlığa karşı bir “görev” yüklenmesi gerekliliğine inanır. O ödev “özgürlük ve Bağımsızlık” olmalıdır. Oysa görünür hiçbir gücü ve silâhı da yoktur. Sadece inanç, güvenç silâhlarını biler. Kutsal görevini gerçekleştirecek görünmez araç ve gereçlerini geliştirir Esasen, onların hepsi kişisel ilkelerinde yatar ve çoğunlukla dinsel ve geleneksel inanç­lara dayanırlar. Öncelikle ve sonralıkla o, kesinkes Şiddet Karşıtıdır. Tıpkı büyüler ve gizlerle dolu Hint ortamı gibi. Halkının ilişki ve çelişki­lerini yakından tanır. Her zaman, o bilişleriyle yatar, kalkar. Beraberce duaya çıkarlar. Ruh ve beden eğitiminin başında, tüm maddesel varlık ve hazlardan vazgeçmek, sonra da insanoğlunun yaşam ve gereklerini en aza indirgemek gelir Zengin, uygar ve acımasız sömürgenlere karşı, tek silahı pasif direnmelerden oluşur. Her toplu ve yaygın olaydan sonra “Sahip”leri onu tutuk­layıp hapse atarlar. Ömrünün 2333 günü tutukevi hücrelerinde biter “Efendisi” istese, onu bir böcek gibi ezdirir ama bunu nedense yapmaz. Kendisini hapisten kurtaran ünlü oruçlarını tutar­ken salıverirler. Zaten günlük yiyeceği de biraz süt, yoğurt ve hurmadan ibarettir. Bu kişi, yirmi yıl sonra Hindistan’a, yığınları uyandıran bir Mahatma (Ulu Ruh) olarak döner. 400 milyonluk ülkede Hindu’yu, Müslüman’ı ve ötekilerini asla birbirinden ayırmaz. Yalnız Buda’nın buyrukla­rı, dikenli, çetin “özgürlük” yolunda temel taşı ve nirengilerdir. Cinsel tutkusuyla beraber tüm eğilimlerini de RÂMA’ya (Hind Tanrısı) bağışlar, onları amacı uğrunda yüceleştirir. Her fırsatta yurttaşlarının dinsel dokusuna, insanlık sevgisi kokusunu üfler, zalim emperyalizm kartallarına karşı, yarı çıplak, fakir liderin mazlum ülkesinde­ki ilk pasif direniş kampanyası, Mustafa Kemal’in (1920) Anadolu ihtilâli günlerine rastlar ama Anadolu kavgası farklıdır; ulusal, akılcı, bilimci ve eylemci olarak.. Böyle olsa da Anadolu’dan yine sade kurtuluş örneği alan Asya ve Afrika’nın mazlum ulusları birer birer uyanırlar. Fakat ora­lardaki ulusal kurtuluş savaşları, çeşitli neden ve niteliklerle başlarsa da, değişik akım ve biçimler­le sonuçlanırlar.

Mahatma, karma parya yığınlarının hiçbir ayı­rım gözetmeksizin tek umudu ve bayrağı olur. Bir tek sözüyle Yarımada’da milyonlarca çıkrık “Râma” diye dönmeye başlar. O anda Hint pamuğunu işleyen Avrupa kıyılarındaki fabrikalar durmuştur artık. Böylece çıplak fakirlerin yaban­cı boykotu tutar. Yalın ayaklı öncü Kut­sal Savaş yolunda, kendine özgü sabrı, çabası ve kavgasıyla yılmadan koşar, sinik yığınları peşi sıra ayaklandırır.

Ardından sömürgelerin “Tuz Tekeli” ne karşı etkin bir boykot daha yürütür. Sonuçta, Râma’nın dediği gibi umduğu “başarıya” kavu­şur, Ünlü Churchill’in, “şu yarı çıplak fakir” diye nitelendirdiği zayıf, peştemallı adam, dün­yanın en eski ve güçlü İmparatorluğunu dize ge­tirir. İkinci Dünya Savaşından biraz sonra ülke­sindeki yabancı saltanatı da sona ermek üzeredir. Savaş, o güne değin yeryüzünde hiç denenmemiş bir takım sessiz silahlarla kazanılmıştır. Fakat neylesin ki Mahatma’nın yolu, kestirilemeyen bir kavşakta düğümlenir. Gandi, Hindistan’ın bütünü ve birliğinin asla parçalanmasını iste­memektedir. Halbuki kurtuluş saati gelir, çatar: İngiltere İmparatorluğu, artık “Hindistan’a Ba­ğımsızlığıni” 15 Ağustos 1947 günü vereceğini tüm dünyaya bildirmek zorunda kalmıştır. Bu kez de Müslümanlar Birliği Kurucusu Mehmet Ali Cinnah ile Hinduların Sosyalist Nehru’su, yarımadanın Pakistan ve Hindistan olarak kesinlikle bölünmesini koşullandırırlar. Hatta Gandi’nin üçte bir orandaki Müslümanların egemenliğine girmeye bile razı olmasına karşın…

İngiliz, Hindu ve Pakistan yanlısı üç köşeli, ardı arkası kesilmez uzun görüşmeler sürer gider. Sert tartışmalara, yapısındaki din, mezhep, ırk, soy gibi etnik veya göreceli ayırımlarında gürültü­lü çarpışmaları karışır. Birden Gandi’nin tek sesli amacı, “Halklara özgürlük” sloganıyla bağ­rışmalara dönüşür. Nihayet kanlı, ölümlü, acılı çatışmalar “Bölünme”yi zorunlu kılar. Ama yaşlı Mahatma, ileriye bakarak hâlâ direnir. Hele par­çalanmadan doğacak sonu kestirilemeyen felâ­ketlere meydan vermek istemez. Ama ömür boyu beraber yürüdüğü Nehru gibi yandaşları bile ken­disini yapayalnız bırakırlar. Artık yaşamını adadı­ğı “Bağımsız Hint” in görkemli düşü birdenbire yıkılır. İngiliz sömürgecileri her şeyi ikiye böldükten ve geçen 348 yıldan sonra Yarımadayı alınyazısına bırakıp giderler. Ne var ki artık ülkeye “ikilik, bölücülük, parçacılık” bir kez girmiştir. Yanlar, yönler ara­sındaki türlü vahşi olaylar, savaşlar bitip tüken­mez. Çaresiz Mahatma, Râma’sına yine diz çöker ve: “Sevgili Hindistan’ımı sen kurtar”, diye yalva­rırsa da, 30 Ocak 1946 günü, Hindularla Müslü­manların çekişmelerini protesto etmek için yap­tığı bir grevden kısa bir süre sonra, Hintli siyasal düşmanlarından birinin üç tabanca kurşunuyla öldürülür.

 

Yazar Hakkında

admin

%d blogcu bunu beğendi: