Kim Kimdir

MARİE CURİE

Tarafından yazılmıştır admin

Radyumun bulunmasıyla en yüksek noktasına ulaşan radyoaktivite konusundaki bilimsel araştırmalar insanlığın gözleri önüne yeni bir dünyanın kapıla­rım açıyordu. Radyumla insanlık, hastalıklara karşı giriştiği mücadelede sınırsız güçte bir silâh elde etmiş oluyordu. Bu ölçülemeyecek kadar değerli hediyeyi insanlığa bağışlayan Madam Curie, kocası Pierre Curie ile beraber çalışırken rad­yumu ilk olarak «pitchblende» denilen (zift cevheri) bir maddeden elde etti ve sonraları radyumun özelliklerini araştırarak buldu. Madam Curie’nin eserinin çok büyük değeri bugün insanlık tarafından anlaşılmış durumda fakat gelecek kuşak­ların bilim adamları, şüphesiz bunu daha iyi ve daha doğru değerlendireceklerdir.

Varşova’nın Aleja Bulvarında, 1870’lerin güneşli bir sabahı, kıvırcık saç­lı, güler yüzlü bir kız çocuğu önde giden arkadaşlarına yetişmek için zıplayarak ko­şarken, yaşlı bir çingene kadın tarafından durduruldu.

Kadın, «Elini ver bakayım bana, güze­lim», dedi.

Çocuk elini korkusuzca çingeneye uzat­tı ve gülen gözlerini kadına çevirdi.

Fakat çingene kadın elindeki küçük eli sıkıca kavramıştı ve yaşlı gözleri parlıyordu. «Şu çizgilere bakın, ne çizgiler bunlar, Tanrım; sen çok meşhur olacaksın, küçük kız» diye söyleniyordu.

Yaşlı kadının kehaneti, bugün dünyanın Madam Curie olarak tanıdığı Marja Sklodowska için söylenen, fakat hiç bir bilim­selliği olmayan ilk sözlerdi.

Pierre ve Madam Curie’de gerçeği bul­ma arzusu müşterek yaşantılarında her şeyden daha kuvvetli idi. Gerçi, Curie’ler birbirine son derece bağlı, çocuklarına normalden fazla düşkün bir çift idiler; fakat evliliklerinin en göze çarpan niteliği bilimsel araştırmaya duydukları müşterek ilgi ve ortaya koydukları eserlerin ikisini bir­birine daha çok bağlayan yönü idi.

İkisinin başarılarını birbirinden ayırmak güç. Radyumu bulma şerefi Madam Curie’ye ait, fakat ona yolu açan, şüphesiz ko­casının çalışmalarıydı. 1906’da Pierre Cu­rie’nin vakitsiz ve trajik ölümüne kadar, her ikisi kendilerine sunulan şerefleri beraber paylaştılar.

Pierre Curie, 15 Mayıs 1859‘da doğdu. Öğrenimini, sonradan kendisine eserleri için en yüksek şerefi verecek olan Sorbon Üniversitesinde yaptı. 1882’de Üniversiteyi bitirdi, 1895’de doktorasını tamamladı ve aynı yıl genel fizik ve kimya profesörü ol­du. 1904’te, Sorbon ’da kendisi için ihdas edilen Genel Fizik Bölümü Kürsü Profe­sörlüğüne atandı. 1905’de Bilimler Akademisine üye seçildi.

Marie Curie, Marja Sklodowska olarak, 7 Kasım 1867’de Varşova’da doğdu. Babası profesör Sklodowska, Varşova Lise­sinde Fen Bölümü Öğretmeni idi. Bu ne­denle, Marja ve diğer çocuklarının, yetiş­tikleri ortamın sonucu meslek olarak bi­limsel çalışmayı seçmeleri olağan idi. Fa­kat Marja Sklodowska’yı olduğu gibi bir kadın yapan daha başka, kuvvetli bir faktör daha vardı: ulusu. Sonradan Madam Curie adıyla bir Fransız kadını olmakla beraber, bir Polonyalı olarak doğduğunu, hem de Polonya’nın Rus tazyiki altında acı çektiği bir devrede doğduğunu, hiç bir vakit unutmadı.

16 yaşında Varşova Lisesini bitirince bir süre Varşova Sanayi Müzesi Fizik Laboratuvarında çalıştı. Adı genç Polonyalılar­dan kurulu devrimci bir Gençlik Örgütüne karışınca Varşova’yı terk etmek zorun­da kaldı. Bundan başka, Varşova’da bilim­sel çalışmalarını ilerletecek bir ortam mevcut değildi. Önce, o vakitler Avustur­ya yönetiminde olan Cracow Üniversitesi­ne başvurdu, fakat bilim kurlarına devam etmek İstediğini söyleyince, sekreter kahkalarla güldü ve isteğini şiddetle red­detti.

Sonunda Marja Paris’e geldi. Paris’i seçmesinin çeşitli nedenleri vardı. Fransızlar Polonyalıları severdi; kendisi Fransızcayı iyi biliyordu; nedenlerin en önemlisi ise, Sorbon Üniversitesi kadınların bilimle uğ­raşmasını destekleyen ve teşvik eden birkaç üniversiteden biriydi.

Marja 1888’de tam rüştüne eriştiği sıra­da, hayatının en mutlu yılları başlıyordu. Gerçi parası çok değildi. Bir Paris apart­manının dördüncü katında yaşıyor; her gün bodrumdan dördüncü kata kömür çıkarıyor, her işini kendisi yapıyor ve son derece sade ve tutumlu yaşamak zorunda kalıyordu. Fakat çalışmalarının verdiği zevk her şeye bedeldi. Bir yandan derslere devam ediyor, bir yandan laboratuvarda çalışıyordu. İşte burada, o sıra­da artık saygıdeğer ve ünlü bir profesör olan Pierre Curie ile tanıştı ve 1895 yılın­da evlendiler.

Evlilikleri gerçekten ideal ve mutlu idi. Bilimsel araştırma yaşantılarının karşılıklı ve önde gelen amacı olmasına rağmen, beraberliklerinin hiçbir yönünü İhmal etmemişlerdir. Küçük kızları İrene ve Eve’e çok düşkündüler ve bir dediklerini iki etmezlerdi. Gerçi, evleri konforlu değildi fakat Madam Curie, daima her şeye dikkat eder ve itina gösterirdi. Curieler’i ziyaret eden dostları, çoğunlukla Pierre’i yerleri süpürürken veya çocuklarla oynarken, Madam’ı da yemek pişirirken görürlerdi.

O yıllar, bilim adamlarının büyük ve ye­ni bir buluşun eşiğinde oldukları seziliyordu. Çünkü Curieler’in evlendiği 1895 yılın­da, Röntgen, kendi adıyla anılan ve mo­dern X ışınlarının müjdecisi olan ünlü Röntgen ışınlarını bulmuştu.

Antonie Henri Becquerel çalışmayı bir adım ileri götürdü ve tesadüfen, karanlık bir odada fotoğrafik levhaların yanına bı­rakılan belirli bileşimlerin bu levhaları siyah kâğıda sarılı bile olsalar etkilediğini buldu. Çalışmalarının en yüksek noktası kendi adı ile anılan Becquerel ışınlarını bulması oldu.

Bu iki adamın çalışmaları bilim adamlarına, etrafımızda radyoaktivite olarak bilinen büyük bir kuvvetin var olduğunu kanıtlamıştı. Bazı metallerde, güneş ışın­larında mineralli sularda mevcuttu bu. Ve eğer bilim adamları bunun izini sapta­yabilirlerse ve bu gücü izole edebilirlerse, bu gerçekten harikulade bir başarı olacak ve insanlığa sonsuz yararlar sağlayacaktı, işte bu mucizeyi yaratan ve zirveye ula­şan Madam Curie oldu.

1896’da Henri Becquerel’in uranyumun radyoaktif özelliklerini ortaya çıkarması Curie’leri bu yolda çalışmaya şevketti.

Radyum deneylerinde kullanılan madde siyah ve çok sert, zift cevheri denilen bir bileşimdi. Bu maddeyi eriterek esas öğelerine ayıran Madam Curie 1898’de elde ettiği iki unsurdan birincisine, kendi ülkesi ve ulusunun adına izafeten polonyum, ikin­cisine ise radyum adını verdi.

Radyum, radyoaktif unsurların, yani ışık geçirmeyen (şeffaf olmayan) maddelere nüfuz edebilecek ışınları neşreden unsur­ların en güçlü olanıdır.

Aşırı ve titiz çalışma sonucu Madam Curie’nin sağlığı bozuldu. Sık sık laboratuvardan çıkıp dinlenmek zorunda kalıyor­du ve buna şiddetle ihtiyacı vardı. Koca­sı, mücadeleden vazgeçmesini rica ediyor, o ise bunu kesinlikle reddediyordu.

Başka bir problem para sıkıntısı idi. Zift cevheri oldukça pahalı bir madde idi. Curie’Iere hayran olan Avusturya İmparato­ru, Madam Curie’ye bu değerli maddeden koca bir ton göndermişti. Bu son derece pahalı ve belki de taçlı bir kralın bir ha­nıma gönderdiği en garip hediyeydi.

Son işlem sırasında radyumu diğer un­surlardan ayırmak için büyük maharet ve muhakeme gerekmektedir ve bu kadar güç bir işlem sonunda elde edilen radyum mik­tarı son derece azdır. Örneğin, bir ton «pitchblende» 50 ton su ve beş-altı ton kimyasal madde ile karıştırılıp işlendik­ten sonra elde edilen miktar, o da bir aksilik olmazsa, altı grain (1 grain 0,065 gram) kadardır. Tasavvur edin uğraşın zahmetini.

Madam Curie, radyumu bulduğunda he­nüz 32 yaşında bile değildi. Bu yöndeki araştırmalarını evliliğinin ilk üç yılı için­de sürdürmüş ve bu süre içinde üstelik ilk çocuğunu da dünyaya getirmiştir.

1903’de başarının geçerliliği doğrulanınca, Curie’Ier Henri Becquerel ile birlikte Nobel Fizik Ödülü’nü aldılar.

Sorbon Üniversitesi Pierre Curie için özel bir bölüm ihdas ederek kendisini başa geçirerek onurlandırdı. Madam Curie ise kocasının başasistanı idi.

1906’da Pierre Curie’ye ağır bir yük ara­bası çarptı ve derhal öldü. Şok korkunç olmuştu. Fakat Madam Curie, en büyük teselliyi kocasının çalışmalarını yürütmek­te buldu. Sorbon’da kocasının yerine atan­dı ve beş yıl sonra 1911’de radyumu rad­yum klorikten ayıran çalışmalarıyla tek başına Nobel Kimya Ödülünü aldı. Ve böylece bu ödülle ikinci kez onurlandırı­lan ilk insan olma şerefini de kazanmış oldu.

Fosforlu Saatler ve Radyum

Madam Curie, Radyum Enstitüsü Curie Laboratuvarı Müdürü iken, radyumun hastalıkların tedavisinde kullanılması yönün­de çalışmayaa başladı. Birinci Dünya Sa­vaşı sırasında, çeşitli radyum tedavilerinin uygulandığı hastanelerde çalıştı.

1921’de A.B.D.’i ziyareti sırasında, Amerika Cumhurbaşkanı Warren G. Harding, Amerikan kadınları adına, Madam Curie’ye, bilime yaptığı hizmetlerin karşılığı ola­rak çalışmalarında yardımcı olmak üzere bir gram radyum hediye etti. Yine 1929’da Amerika’yı ikinci kez ziyaretinde Cum­hurbaşkanı Herbert Hoover, Amerikan ka­dınlanrı adına aynı mahiyette bir hediye ile birlikte 50.000 dolar hediye etti. Madam Curie bu parayı Varşova yakınındaki bir hastaneye radyum satın almak İçin kul­landı.

Curie’ler her zaman için vakur ve alışılmışın üstünde alçak gönüllü idiler ve reklamdan nefret ederlerdi. Kocasının ölü­münden sonra, Madam Curie, sadece çalışmaları ve çocukları için yaşadı.

Madam Curie için başka bir mutluluk da, kızının kendi çalışmalarıyla yakından ilgili olması ve bu yönde çalışmasıydı. İkisi de kendi yardımcıları olan büyük kızı İrene ve kocası, Madam Curie’nin çalışmalarını bir adım ileri götürdüler ve 1935’de diğer birçok gündelik maddelerde suni radyoaktivite elde eden çalışmaları için Nobel Kimya Ödülünü aldılar.

Fakat Madam Curie, çocuklarının ka­zandığı bu büyük şerefi göremeden, 14 Nisan 1934 yılında Haute Savole’da bir sa­natoryumda öldü. Hastalığını öyle sakin kabullenmişti ki, adını o derece onurlan­dıran dünya ölümünden ancak bir iki gün öncesine kadar durumun ciddiyetinden ha­berdar olmadı. Dünyada hiçbir kadın için böylesine yas tutulmamıştır ve hiç bir kadın da, böylesine kendi işini tamamla­mış, kendine düşen görevleri bitirmiş olmanın huzuru ve yakınlarının aynı yolda çalışmakta olduğunu bilmenin mutluluğu içinde ölmemiştir.

 

Yazar Hakkında

admin

%d blogcu bunu beğendi: