Güncel Kim Kimdir

PARACELSUS

Tarafından yazılmıştır admin

Basel şehri ve Basel Üniversitesi çok kalıpçı bir yaşayışa sahipti. Halk, Allah ve Kilise korkusu içinde idi. Profesörler, kitaplarda göste­rilen her şeyi kesinlikle doğru kabul ediyorlardı. Aristo ile Galen‘in fikirlerinden hiç şüphe edilmi­yor, doğruluğu araştırılmıyor, aksine kesin doğrular olarak kabul ediliyordu. Bu duruma bir etken, eğitim dilinin Latince olması idi, Almanca ilim ve felsefenin derinliklerine inebilecek, onların tartışılmasının yapılabileceği bir dil değildi. Halk ise latinceyi pek anlamıyordu. Bu dilde tartışmala­ra giremiyordu.

1526 yılı yaz mevsiminde Basel’de merakla meşhur bir doktorun gelmesi bekleniyordu. İnsanlar aralarında, bu adamın ne yenilikler geti­rebileceğini tartışıyorlardı. Tedavi usulü hakkındaki raporlarının ünü kendisinden önce Basel’e ulaşmıştı. O, mucizevi işler yapıyordu. Ya şeytanın emrinde çalışan birisi idi veya kendisini ya­ratan Tanrının büyük lütfuna uğramış ender in­sanlardandı. Dedikodular devam ederken, Paracelsus geldi, ilk bakışta çok kuvvetli, dayanılmaz bir adamdı. Basında kadife bir şapka vardı. Uzun saçları, canlılık dolu yüzünü çevreliyordu. Gözleri çok koyu ve derindi. Gayet geniş omuzlu, heybetli bir görünüşe sahipti. Yürüyüşünden kendisin­den emin, neyi, ne için yaptığını bilen bir insan olduğu anlaşılıyordu. Yanından sarkan kılıcı ve rüzgârdan uçuşan pelerini ile büyük bir doktor­dan ziyade bir orta çağ şövalyesine benziyordu. Her hali ile mükemmel bir insandı. Profesörler ve şehrin ileri gelenleri hayretle ve hayranlıkla onu izliyorlardı. Paracelsus konuşmaya başladığı zaman dalgınlıklarından silkindiler. Sesi de çok etkili, büyüleyici, ahenkli ve dostane idi. Bu sesi ile Paracelsus dost ediniyor, toplumu arkasından sürüklüyor, kırmızı yanaklı Alman kızlarının yüreklerini hoplatıyor ve pek çok karışık durumda kendisini savunabiliyordu.

Bu özellikleri ile çalışma hayatında sıkıntı çekmiyordu. Bürosunda çok meşguldü. Henüz çok genç, 36 yaşında olmasına rağmen başarılı bir doktordu. Ayrıca sempatikliği nedeni ile de çok çabuk ve kolay dost ediniyordu. Bütün yetkililer ona destek oluyordu. Kısa zamanda herkesle dost oldu, kendini sevdirdi ve kabul ettirdi. Bunun sonucu üniversitede ders vermesi istenildi. Bu konferansları Avrupa’nın eğitilmesi ve Tıp bilimi açılarından çok faydalı oluyordu.

Paracelsus üniversite kapısına konferanslarının ilanını bizzat asmıştı. Ancak bu ilan normal bir duyuru değildi. Kendisi bazı açıklamalarda bulunuyordu iyi eğitilmiş, büyük adam, Auriolus Theophrastus Bombastus von Hohenheim, Galen’in ve Arap bilgini İbni Sina‘nın fikirlerini tekrar etmiyordu. Kendi araştırmalarına ve çalışmalarına dayanarak hazırladığı doğa kitabından edindiği bilgileri aktaracaktı.

Bu küstahlık sayılabilecek duyuruyu o den­li hazırlamıştı ki konferans salonu tıklım tıklım dolmuştu. Sonra, herkesi şaşırtarak Almanca ola­rak konferansa başladı. Bu inanılmayacak bir durumdu. Öğrenciler çok memnun oldular, fakat profesörler hayret ettiler, bu o zamana kadar alı­şılagelmemiş bir olaydı ve bu onlar İçin sadece bir başlangıç idi.

Paracelsus doktorlara ve aksi suratlı profe­sörlere hücum ederek konuşmasına başlamıştır. Kalıpçı insanlardan nefret ettiğini, onları küçüm­sediğini söylemiştir. Kitaplar ölü cisimlerdir. Doğa ise canlı idi, cazipti ve doğrularla doluydu. Ki­tapları yalnız yalanlar ve hatalar kaplamıştır. Kitap okuyanlar kendi kendilerini tatmin etmek­tedirler. Paracelsus, kendi açısından hiç kitap okumadığını, ancak diğer doktorların toplam bil­gilerinden daha fazla bilgiye sahip olduğunu iddia etmiştir. Kendisini dinleyenlere Tıp ve Kimya ko­nularında onların hayal bile edemedikleri husus­ları anlatmıştır.

İlk konferansından sonra kendisine gösteri­len ilgi son derece artmış ve o zamanının büyük adamları sınıfına sokulmuştur.

Paracelsus etrafına, öğrencilerine empoze et­tiği, profesörlerin kafalarını karıştırdığı bu bil­gileri nereden ve nasıl elde etmişti? Doğal bir olayla, kalıtım yoluyla kendisine geçen zekâsından.

Babası çok iyi bir aileden gelmekte idi ve doktor olmak için eğitilmişti. Annesi ise Einsiedein hastanesinin en başarılı hastabakıcısı idi. William Bombastus von Hohenheim, yani Paracelsus’un babası ile tanışıp evlenince görevinden ayrılmış ve bir doktor hanımı olarak evinde işlerine dal­mıştı.

Böyle bir anne ve babadan, Paracelsus 1490 yılında İsviçre’nin Schwys kantonu, Einsiedain şehrinde doğmuştu. Küçük yaşında babası ile bir­likte tıp tahsil etmiştir. Babası eski bilgilere ina­nıyordu ve oğlundaki kendi kendine araştırma yapma kabiliyetine sahip değildi.

Paracelsus 16 yaşına gelince, 20 sene sonra profesör olarak ders vereceği Basel üniversitesine öğrenci olarak girmişti. Henüz 16 yaşında olma­sına rağmen okulun monotonluğu onu sıkmış ve ayrılmıştır. Oradan, J. Trithemius ile kimya ça­lıştığı, Sponheim’e gitmiştir. O sıralarda kimya bilimi henüz bilinmiyordu. Halen eski kimya, sim­ya geçerli idi. Bütün laboratuvarlarda amaç filozof taşını (Basit madenleri altına çevirebileceğine ina­nılan, ancak kimsenin bulamadığı büyülü bir taş) yapabilmekti.

Paracelsus’un bu konuda ne düşündüğün kimse bilmemektedir. Fakat o kimya ilminden bir şeyler öğrenmiş ve bunları bütün ömrü boyunca kullanmıştır. Bu meraklı çocuk Sponheim’da da Basel’den daha fazla bir şey bulamamıştır. O, doğayı derinlemesine araştırmak istiyordu. Kendisi araştırma yapabileceği, yeni bir şeyler bulabileceği bir hayat istiyordu. O sıralarda böyle bir yaşantı Tirol madenlerinde bulunabilirdi. Bu madenler, zengin Fugger’lerin malıydı. Ailesinin forsu sayesinde Paracelsus oraya gidebilme imkânını bul­muştur.

Orada aradıklarına kavuşmuş, madencilerin arasında pek çok yeni şey öğrenmiştir. Maden işçilerinin nasıl ezildiğini, dövüldüğünü, öldüğünü görmüştür. Kazaya uğrayanlara, yaralananlara yardım yollarını araştırmış yani kısacası Tirol’de doktorluk yapmayı öğrenmiştir.

Orada kitap okumanın faydasızlığını, meselelere direkt temas edilmesi gerektiğini kesinlikle görmüştür. Bundan sonra daha derinlemesine araştırmacı olmuştur. Ona göre; «insan doğa ki­tabını okumalı ve yaprakları üzerinde yürümelidir.» Uzun yıllar Avrupa’da çeşitli araştırmalarda bulunmuştur, hatta doğuya gitmiş Suriye ve Hindistan’da denemeler yapmıştır. O sıralarda «Ca­hil serseri» lakabını almıştır. Cahil kelimesi kendisine pek yakışmamakla birlikte, gezginci bir doktor olarak az para kazanan, fakat lüks ya­şantıları seven, giyime ve içkiye fazla para harcayan bir insandı.

Böylece kasılarak, kendisinden emin bir halde Avrupa’yı dolaştı. Esasında bir şair ve bir öğrenciydi. Gittiği her yerde bilgi topluyordu. Hafızası mükemmeldi. Kafasındaki bilgileri sınıflandırmasa bile bu bilgiler her an kullanılmaya hazırdı. Çeşitli ülkelerde, insanları tehdit eden belli başlı hastalıkları incelemiştir. Her yerde ma­halli etkenleri araştırmış ve onlar üzerinde çalış­mıştır. Benimsediği prensip şuydu’ «Kendi halkı­mı bilmek bütün insanlığı bilmek demektir.»

Mesleğine çok düşkündü. Ona göre doktor­lar. İnsanlığa hizmette hiç bir fedakârlıktan kaçınmamalıydılar. Şereflendirmek ve yükseltmek istediği bu mesleği, küstahlığa varan üstünlük iddiaları ile maalesef alçaltıyordu. Bunu fark edince üstünlük iddialarından nefret etmiştir. Ayrıca dar kafalı, amaçsız yaşayan insanlardan da nefret ediyordu. İçi sonsuz bir ihtirasla, adeta bir kru­vazörün ateşi ile doluydu. Düşmanlarını zayıflatacak, kendisine yenileştirme faaliyetini yerleştire­bilme amacı için zafer kazandıracak noktaları ve gerçekleri arıyordu.

Paracelsus, Basel’de, konferansları esnasında halka kendisi ile birlikte fikirleri Almanca tekrarlatan doktorlara karşı çıkan adamdır. Fakat yap­tığı bir hareketle halk üzerindeki bütün sempati­sini bir anda yitirmiştir.

Bir gün üniversite bahçesinde öğrenciler bir bayramı kutlamak için toplanmış, ateş yakarak, dans edip eğlenirken, kapıda her zamanki haşme­ti ile Paracelsus görünmüştü. Elinde iki kitap tu­tuyordu. Bunlardan biri Galen’e, diğeri İbni Si­na‘ya aitti. Bunları herkesin göreceği şekilde ba­şının üzerine kaldırmış sonrada «Eskinin ölümü, yeninin doğuşu» diye bağırarak kitapları ateşe at­mıştır. «Böylece bunların içindeki hatalar ve in­sanları yanlış yola sevk eden fikirler yok olacak­tır. İçlerinde gerçek varsa zaten yok edilemez» demiştir.

Bu hareketi yaparken tamamen ruhsuz. Çıl­gın bir adamdı. Sadece gerçeği arıyordu. Tıp biliminin Tanrılarına karşı yapılan bu denli bir ha­karet Basel de nefret uyandırmıştı. Kendi öğren­cileri bile çok şaşırmıştılar. Onu sevmeyenler şimdi güçlü duruma geçmişler, ondan korkanlar, şimdi toplumun ona karşı yöneliminden cesaret alarak hücuma başlamıştırlar. Derhal sahte dok­tor, şarlatan olarak nitelendirildi. Karakteri kü­çümsendi. Doktorluk diplomasının varlığını ispat etmesi istendi. Sözleri, metotları reddedildi, ya­lancılıkla itham edildi. Bütün popülaritesi bir ge­cede yok oldu. Paracelsus bir şehir dolusu düşmana karşı tek başına kaldı.

Fakat, halen doktorlar hakkında düşündüklerini söylüyor, sağlık uzmanlığı görevine devam ediyordu. Herkes ona karşı idi, ancak onu durduramıyorlardı, o savaşına devam ediyordu. Yenik düşmüştü, fakat tıbbın kurumuş kemiklerini sarsabilmişti. Bir ateş yakmıştı ve bunu devamlı körüklüyordu. Paracelsus’dan nefret edilmesine rağ­men cesareti nedeni ile takdir ediliyordu. O bir kabadayı, sevilmeyen bir adamdı, fakat görevini biliyordu. Bir hadisede diğer doktorlar tedavi yo­lu bulamadılar ve bu şarlatana başvurulmak zorunda kalındı. Piskopos Cornelius von Lichtenfels ölüm döşeğinde iken bütün doktorlar hayatından ümidi kesmişlerdi. Piskopos kendisini bir tek kişi­nin kurtarabileceğini biliyordu ve Paracelsus’u çağırttı. Piskopos böyle bir dönüş yapmak istemi­yordu, ancak yasamak da istiyordu. Paracelsus geldiği zaman hastaya şöyle bir bakmış ve onu iyileştirebileceğini söylemiştir. Ancak bir düşman­la karşı karşıya olduğunu biliyordu. Bu nedenle her şeyden önce ücret konusunu ele almış ve ol­dukça yüksek bir ücret istemiş, «iyileştirirsem bana ödemede bulunursunuz» demiştir. Cornelius hiç düşünmeden bu teklifi kabul etmiştir. Zira o anda hayatını satın alıyordu.

Paracelsus onu tedavi ederek, iyileştirmiştir. Sonrada parasını almak istemiştir. Fakat Cornelius onun yüzüne kahkahalarla gülerek, bunun çok fazla olduğunu, bunu mahkemede bile ispat ede­bileceğini, ancak isterse miktarın yarısını verme­ye hazır olduğunu söylemiştir. Paracelsus bu tek­lifi reddetmiş, kendisinin şerefi ve meslek guru­ru kırıldığı için mahkemeye müracaat etmiştir. Mahkemede hakimler maalesef tarafsız davran­mamışlar, şarlatan olarak nitelenen Paracelsus’a haddini bildirmek için ii birliği yapmışlar ve Pisko­posun yanında yer almışlardır. Paracelsus’un mü­racaatı geri çevrilmiştir. Büyük bir hakarete uğradığının farkında olan Paracelsus, Cornelius hakkında hiç de hoş olmayan düşüncelerini her önü­ne gelene söylemiş, tabi bu ona fayda yerine za­rar getirmiştir. Düşmanları tek cephede birleş­miştir.

Paracelsus Basel’de iki seneden az kalmış, ilk önce son derece fazla itibar kazanmış, sonrada bunu yitirmiştir. Etrafında kendisini savunan ve yardım eden çok az insan kalmıştı.

Piskopos, doktorlar, profesörler, hâkimler, hepsi onun karşısındaydılar Bir araya gelip bu karışıklık çıkaran, problem yaratan insandan kur­tulma çareleri arıyorlardı. Büyük bir çoğunluk onun doğrudan doğruya şehirden kovulmasını is­tiyordu, birkaç tanesi ise öldürülmesine taraftar­dı, Paracelsus kendi yabani metodu ile bu insanları, atalarını ve çocuklarını küçümsemiş, onlara hakaret etmişti.

O sırada adalet mekanizması bağımsız ola­rak işlemiyordu. Devrin ileri gelenleri yargı organlarını istedikleri gibi kullanıyorlardı. Bu dok­toru sakat etmek veya öldürmekle sükûneti sağ­layacaklarına inanıyorlardı. Bir dostu bu gelişme­leri haber almış ve Paracelsus’u uyarmıştı.

Doktor korkak değildi, ancak düzinelerle in­sana karsı da mücadele edemezdi. Bu nedenle derhal kaçtı. O denil ani kaçmıştı ki, kendisine ait hiç bir şeyi yanına alamamıştı. Acele ile bir gece, bir daha dönmemek üzere Basel’i terk etti. Çok az olan dostları, kitapları, araçları ve hatta giysileri orada kalmıştı. Tek başına, uzun yıllar araştırma yaparak dolaşmış, hiçbir zaman doğru dürüst evi olmamış, ancak Basel’den aleyhine yük­selen sesleri de dindirememişti.

Devamlı olarak kurtulmak için direniyordu. Yine fikirlerini savunuyor, geçmişteki bulguları kötülüyordu. Colmar, Nürenberg, Appenzeli onun sesini duyan şehirlerdendi. Ancak her gittiği şehire kısa bir süre sonra Basel’den haberler uçuşu­yor ve bu tıp peygamberini başka yerlere sürüklüyordu. Gittiği her yerde skandal çıkıyor, birkaç aydan fazla barınamıyordu, ihtiyaç ve sefalet için­de idi, birkaç vakaya bakabiliyordu. Deney yapa­cak laboratuvar kuracak, yazılar yazacak imkân bulamıyordu. Göçebe bir araştırmacı idi. Böylece Zürih’i, Pfeaffers’i, Middleheim’i, Meran’ı, Villach’ı ve Augsburg’u gördü.

Bu denli üzüntü, sıkıntı içinde bir dehaya rastlanmamıştır. Uzun yolculuklar, zor yaşama şartları yeniçağ ilmindeki bu Protestan’ı yaşlan­dırmış, çökertmişti. Fakat hiç bir zaman susma­mış, bildiği gerçekleri bütün dünyaya haykırmış­tır.

Almanca konuşan İsviçreli bu doktor ve kimyager. 16. yüzyılın önemli bilim insanlarından ve modern tıbbın kurucularından biridir. Paracelsus bir doktorun bütün bitkileri tanımasını, bilmesini istemektedir; onları nasıl kullanacağını, onların çok hızlı mı yoksa yavaş mı etki ettiğine hakim olmanın bu bilgilerden elde edileceğini düşünmektedir. Paracelsus modern tıbbın yanında, modern farmakolojinin (ilaçbilimi) de kurucusu olarak bilinir. Pek çok kimyasal madde üzerinde araştırmalar yapmış ve antimonu bulmuştur. Sonra 17. ve 18. yüzyıllarda antimon, iatrokimya görüşlerini destekleyenler tarafından sıkça ilaç olarak ya da ilaç karışımları içinde kullanılmıştır; bu çeşit ilaçlara arkana tipi ilaçlar denir.

Basel’den kaçtığında 39 yaşında idi. En so­nunda kendisine iltica hakkı tanındığında ise 50  yaşını geçmişti. 10 seneden fazla bir zaman Avrupa’nın her yanını dolaştı. Yalnızlık ve anlaşıla­mamak onu için için yitip bitirmiştir. Kendi, ken­di bilgisinin, dehasının değerini, bulgularının gü­cünü biliyordu. Fakat hiç kimse onu dinlemiyor, ona inanmıyordu. 1541 de Salzburg başpiskopo­su Ernst bu gezginci araştırmacıyı evine davet etti. Paracelsus son derece mesut bir şekilde ora­ya gitti. Uzun zamandır istediği imkânları bula­caktı, bir laboratuvar, üzüntüden arınma, sakin bir yaşam. 24 Eylül Salzburg’da ölmüştür.

Yazar Hakkında

admin

%d blogcu bunu beğendi: